pr WWW.RADYOCU.COM

Saturday, December 06, 2008

HERKES, HER AN BEDENSEL VEYA ZİHİNSEL ENGELLI BİRİSİNE DÖNÜŞEBİLİR!


Bir gün Sirkeci’de tramvaydan inmiştim ve platformla zemini birleştiren basamakları hızlıca adımlıyordum. Bu sırada, yakınımdaki yaşlı bayan dikkatimi çekti. Bu bayan, merdivenleri inerken oldukça temkinli davranıyordu. Durumu görünce, ona doğru yaklaşıp isterse kendisine yardımcı olabileceğimi söyledim. O da bana tebessüm ederek: “Sevinirim beyefendi” dedi. Sonra onun koluna girdim ve basamakları birlikte ve yavaşça inmeye başladık. Sohbetimiz esnasında, yanlış hatırlamıyorsam, iki ayağının da protez-takma olduğunu öğrendim. Basamaklardan ağır ve temkinli bir şekilde inmesinin sebebi buymuş.

Ona vapur iskelesine kadar eşlik ettim. Hayatımda rastladığım en hayat dolu kişilerden birisiydi diyebilirim. Bedensel engelini hayata “kahretmek” için sebep olarak görmüyordu. Tersine bu engelli hâlini, Allah’ın kendisine verdiği bir sınav olarak algılıyordu. O, bu inancını dile getirmemişti, ama ben onda bu tavrı görebiliyordum. İskeleye geldiğimizde, onunla aynı vapura binecek olan bir gençten, bu bayana yardımcı olmasını rica ettim. Sonra onlara veda edip kendi yoluma koyuldum.

Bir akşam, ofisimin olduğu binaya girerken koltuk değnekleriyle yürüyen birisi bana doğru yaklaştı ve merdivenleri inebilmesi için kendisine yardımcı olmamı rica etti. Kendi başına inemiyordu, çünkü dizleri kolayca bükülmüyordu. Daha sonra da abdest alması için yardım etmemi rica etti ve ben de yardımcı oldum. Sonra da koltuk değneklerine yaslanıp-yürüyerek kaldığı odaya gitti. Bu arada bana bolca teşekkür ve dua etti. Bir ara onu Üsküdar’da yeşillik ve temiz bir yerde, teyemmüm ederken, yani ellerini toprağa veya tozlu zemine sürerek abdest alırken gördüm. Belli ki, abdest alması için ona yardımcı olacak birisini her zaman bulamıyordu ve bu yolu seçiyordu.
Bir yaz döneminde iki üniversite öğrencisine İngilizce dersleri veriyordum. Bir akşam dersten sonra, o zamanlar üniversite hazırlık öğrencileri olan bu iki delikanlıyla yemek yerken aşağı-komşu daireden gelen gürültüler duydum. Bu gürültülerin sebebini sorunca, aşağıdaki ailenin iki zihinsel engelli çocuğu olduğunu ve bu çocukların evdeki eşyalara veya duvarlara vurduklarını öğrendim. Çocuklar zarar görmesinler diye evdeki eşyalar azaltılmış ve ve duvarlar da belli bir yere kadar kalın kumaşlarla kaplanmışlardı. İşin ilginç olan yanı, bütün apartman ahalisi bu duruma sabırla tahammül ediyorlardı. Söz konusu iki zihinsel engelli çocuğu görmedim, ama bütün akşam yaptıkları gürültüyü duymuştum. Anne ve babaların ne kadar büyük bir ve sıkıntı çektiklerini düşünmek bile beni bunaltmıştı.

Yine bir gün otobüse binmiştim. Girişte “küçük” bir adam öylece bekliyordu. “Cücelik” dediğimiz soruna sahipti. Boyu çok kısa olduğu için otobüsteki oturaklardan birisine çıkıp-oturamıyordu. “Yardım ister misiniz?” diye sordum. Mahcup bir hâlde başıyla “evet” işareti yaptı. Sonra onu omuzlarından tutup, koltuğa oturttum.

Okurlarım arasında da bedensel engelli kişiler var ve onlarla yazışıyoruz. Bu kişilerden birisi de Nazan Buğday Hanımefendidir. (Yukardaki resim ona aittir.)Kendisi 24 yaşında, hayatı boyunca yürümemiş ama kendi ifadesiyle “yürüyen ve hatta koşan bir yüreğe” sahip. Nazan Hanım, engelini asla bir bahane olarak görmemiş. Bir köyde yaşamasına rağmen ilk önce 8 yıllık eğitimi daha sonra da ailesinin sevecen bir tutumla verdiği destekle liseyi dışardan bitirmiş. Şiirler yazmış ve hâlen yazmakta, bu şiirlerin bir kısmını “Yeşeren Umutlar” ve “Gözlerinin Kitabını Okudum” adlı kitaplarda toplamış. Ayrıca yerel bir gazetede köşe yazarlığı yapıyor ve kendisi gibi engelli kişilere, hayata karşı olumlu bir tavır beslemeleri konusunda destek oluyor. Sohbetlerimiz sırasında, üzgün olduğu zamanlar da bile, umutsuz veya yılgın olduğunu görmedim.

Bedensel engelli kişilere karşı duyarlı olmamın en büyük sebebi, hayatımda yer almış olan ilk bedensel engelli kişinin büyük kız kardeşim, yani ailemden birisi olmasıdır. Küçük yaşlardayken, işitme engelli olduğu için konuşması da düzgün değildi ve bir şey istediğinde onu anlatana kadar sıkıntı çekiyor ve ağlıyordu. Merhum annem, ona karşı her zaman sabırlı davranmış, bize de aynı tavrı benimsetmiştir. Kız kardeşim, daha sonra ilkokula gitti ve ardından evde eğitim aldı ve daha sonra konuşması nispeten düzgün bir hâle geldi. Ailemizin ona karşı takındığı anlayışlı, ama kişiliğine karşı saygı dolu tavır dolayısıyla, kendisiyle barışık ve insan ilişkileri oldukça kaliteli birisi oldu. Ben de, konuşmasının düzelmesi için ona bol bol kitap okutup, onu dinlediğimi hatırlıyorum. Bir gün, ben veya annem, hangimiz tam hatırlamıyorum, onun tezhip yapabileceğini düşündük ve bir kursa başlamasını sağladık. Şu anda başarılı bir müzehhiptir.

Bedensel engelli kişilerle karşılaşmak veya iletişim hâlinde olmak, zamanla üzerime is gibi sinmiş olan ve bazen şımarıklığa varan rahatlığı biraz olsun temizler. Başarılarımızın veya günlük koşuşturmalarımızın içinde “kahraman havasına” girip, “havalı” insanlara dönüşürüz. Sanki bize bir şey olmayacakmış ve hatta olamazmış gibi davranırız. Hâlbuki kafamıza düşen bir kiremit veya dikkatsiz bir sürücü, bizi bir anda engelli birisine dönüştürebilir. Varlığının farkına varmaksızın ve değerini bilmeksizin kullandığımız, hatta bazen nerdeyse “sömürdüğümüz” bir organımız veya zihinsel bir fonksiyonumuz işlevselliğini yitirebilir.

“Bazı şeylerin kıymetini anlamak için onları kaybedene kadar beklememiz gerekmiyor” diye düşünüyorum.

Yanlış mı düşünüyorum?
---------------------------
www.savassenel.com

--------------------------
Konuyla İlgili diğer yazılar, öneriler: Görmek istediğiniz linkin adını tıklayınız:
Nazan Buğday’dan Şiirler
Nazan Buğday’ın Köyü: Karakasım Köyü-Edirne
Bize panik Yapmak mı Öğretiliyor?
Gerçekten Çaresiz Olduğu İçin Değil, Çaresizlik Duygusuyla Ölmek!
-----------
Konuyla ilgili film-kitap önerileri yapmak-almak ve yorumlarınız için:
MSN:
savassenel@hotmail.com

savassenel@yahoo.com

Labels: , ,

Saturday, July 19, 2008

KİTABI ÇIKMIŞ OLAN BİR YAZAR, DOSTLARINDAN, ARKADAŞLARINDAN VE ÖĞRENCİLERİNDEN NE BEKLER?


Arkadaşlarım, dostlarım veya öğrencilerim bana kitap satışlarının nasıl gittiğini soruyorlar. Ben de “iyi gidiyor” diyorum. Hâliyle mutlu oluyorlar. Bana kitabım hakkında bu soruyu soranların çoğu kitabımı almış oluyorlar. Fakat bazıları da kitaptan haberleri olduğu hâlde, kitabımı almamış bulunuyorlar. Ama her nasılsa kitabımın çok satmasını can-ı gönülden istiyorlar! Kitabımın iyi sattığı haberiyle yaşadıkları mutluluk, onlara kendi olası katkılarını unutturuyor. “Nasılsa kitap satılıyor, ben kitabı almasam da olur” hissine kapılıyorlar.

Onlarla aramızdaki hukuk açısından bakarsak, bu durum bana “şaka gibi” geliyor ve bana bu şaka yapıldığında, şakayı yapan kişiye yukarıdaki resimdeki gibi bakmaya başlıyorum!

Başka bir deyişle bu, bir çiçeğin büyümesini yürekten istediğini söylemek, ama ona bir damla su vermemek gibi bir şey! Halbuki bu kitap-çiçek çok su götürür!

İnsanların daha iyiye gitmesini istedikleri bir konuda, aslında katılımcı olabileceklerini unutmaları nadir bir olay değil. Bunu her yerde görebiliriz. Bir konuyu geliştirebilecek kişilerden birisi olduğumuz hâlde, kendi rolümüzü nedense unuturuz veya kendi katkımızı önemsiz görürüz. İyi bir şeyin gelişimine katkıda bulunmak, sanki başkalarının görevi gibi gelir. Halbuki, sizin attığınız veya atacağınız adım da çok önemlidir.

Kendisiyle sohbet ederek saatlerinizi harcamaya hazır olduğunuz birisinin kitabını almıyorsanız, aklıma şu gelir: Paranız zamanınızdan daha kıymetli demektir. Bu da bir dostunuz olarak beni kendi adıma değil, sizin adınıza üzer. Çünkü zaman paradan kıymetlidir. Dolayısıyla bu düşünce tarzına ulaşmış olmanızı veya en yakın zamanda ulaşmanızı diliyorum.

Elbette paranızı saçıp-savurun demiyorum. Bu hiç de akıllıca bir öneri olmaz. Ama bir yazarın iyi niyet ve temennilere ihtiyacı olduğu kadar, tirajı yüksek kitaplara da ihtiyacı vardır. Burada temel ilke şudur: Benim fikirlerimin başkalarına yararlı veya bir şekilde kazanım olduklarına inanmalısınız. Tavsiyedeki samimiyetin temel göstergeleri şunlardır: Tavsiye edilen ürünün, hizmetin veya eserin yararlı olduğuna inanmanız ve onu kullanmak üzere para harcamanız. Unutmayın insanlar güzel konuşmalardan değil, yaptıklarınızdan etkileniyorlar ve sizler de öylesiniz!

Türkiye pazarına kısa bir zaman önce girdikleri hâlde başarıyı yakalamış olan katlı pazarlama şirketlerinin sırrı buradadır. Distribütörlerine ürünleri önce kendilerinin kullanmalarını, ürünleri ve hizmetleri tanımalarını, sonra tavsiye etmelerini öneriyorlar. Bazı “uyanık” kişiler, bunu da pazarlama numarası olarak açıklasalar da, bu basit bir “kurnazlık” değil, çok mantıklı bir “pazarlama taktiğidir.” Evet taktiktir, ama “kurnazlık” ve “aldatma” içermiyor.

Özetle, bana kitap satışlarımın nasıl gittiğini soran kişilere, ilgilerinden dolayı müteşekkir olduğumu söylemek isterim. Ama kitabımı kendisi almış bir şekilde bana bu soruyu soranlara daha fazla müteşekkirim! Hatta bazıları herhangi bir şekilde bir dostlarına hediye vermekleri gerektiğinde, kitabımı hediye ediyorlarmış. Bir öğrencim bunu Babalar Gününde yapmış!

Kitabımı satın alıp, okuyup tavsiye edenlere daha çok müteşekkirim diyorum çünkü onlar sayesinde, yazmaya ve okumaya daha fazla zaman ayırıp, daha çok eser verebilirim. Girişimcilere, karmaşık piyasa koşullarında yaşadıkları “travmayı” atlatmaları, gençlere hedefleri konusunda ve daha bir çok kişiye bir çok konuda daha fazla yardımcı olabilirim. Ünlü olmak mı? Onu hiç sevmedim. Ünlü olmak, benim yolumun sonu değil, olsa olsa “katlanmak” zorunda kalacağım ve “bunaltıcı” bir yan ürün olabilir.

Kitabımı büyük kitapçılarda, internet mağazalarında bulabilirsiniz. Gittiğiniz bir kitapçıda raflarda kitabımı göremezseniz, mutlaka görevlilere sorunuz. Bir yerlerden bulup-getiriyorlar!
------------------------
www.savassenel.com
------------------------
Konuyla İlgili diğer yazılar, öneriler: Görmek istediğiniz linkin adını tıklayınız:
Hayatı Iskalama Lüksün Yok!

Labels: , , , ,

Tuesday, June 17, 2008

HERKES, KİTAP OKUMAK İÇİN BİR VEYA DAHA FAZLA SEBEP BULABİLİR…


Mahallemizdeki büfeden su alırken, büfede duran arkadaşın bir kitabı ciddiyetle okuyor olması dikkatimi çekti. Onu daha önce kitap okurken görmemiştim ve aslında bana, kitap okumayı pek sevmeyen birisi olduğu hissini vermekteydi.

Bu durumda meraklandım ve okuduğu kitabın konusunu sordum. O da: “Aslında kitap okumuyorum, papağanlarla ilgili bilgi topluyorum. Yeni aldığım İki tane papağanım var” dedi. Sanırım: “Bu kitabı, kitap okumuş olmak için okumuyorum. Asıl amacım papağanlar hakkında bilgi almak” demek istemişti. Ben de hazırcevaplık yapıp: “Kimse kitap okumuş olmak için kitap okumaz. Herkes bir şeyleri tanımak veya anlamak için kitap okur. Sen papağanları tanımak için kitap okuyorsun, ben insanları tanımak için okuyorum. İkisi de güzel” diyecektim ki, son anda vazgeçtim. Almış olduğum suyun parasını verdim ve hayırlı işler dileyip oradan ayrıldım.

“Kitap okuyamıyorum”, “kitap okumayı sevmiyorum” veya “kitap okumam” gibi cümleler her zaman içimi acıtırlar. Bu türlü cevaplara üzülürüm. Okuduğum kitapların bana neler kazandırdıkları aklıma gelir ve kitaplardan uzak bir hayat süren kişilerin nelerden mahrum kaldıklarını düşünürüm. Benimkisi kendini beğenmişlikten gelen-snob bir duygu değildir, kitap okumayan kişilerin hayatta neleri ıskaladıklarını düşünmekten dolayı hissettiğim garip bir hüzündür.

Sebepsiz yere kitap okunmaz ve kitap okuyanların çok haklı sebepleri vardır. Okuma alışkanlığı olmayanlar bu konuda konuşurlarken, kitap okumanın “lüks” tüketim olduğunu ima ve bazen de ifade eden bir tutum takınırlar. Sanki çok meşguldürler de kitap okumak gibi “lüks” bir etkinliğe ayıracak zamanları veya paraları yoktur! Peki gerçek bu mudur?

Gerçek bu değildir. Herkesin kitap okumak için bir sebebi veya sebepleri vardır, ama insanlar bunun farkında olmayabilirler. Kendilerine “kitap okumak için ne gibi bir sebep var?”, “hangi konuda veya konularda kendime yetmiyorum?” gibi sorular sormadıkları için onları okumaya teşvik eden cevapları da olmaz. Yoksa kimse “hiçbir işim yok, bari kitap okuyayım” diye kitap okuyucusu olmuyor.

Neden kitap okumaya başladığımı ve bu alışkanlığımı neden sürdürdüğümü düşündüğümde, “kitap okumak için okumak” gibi bir sebep aklıma gelmiyor. Sözgelimi ilk kitabımı içindeki resimler ilgimi çektiği için ve hikâyeyi merak ettiğim için merhum anneme okutmuştum. Çünkü küçüktüm ve okumayı bilmiyordum. Sonraki kitapları yine anneme veya babama okutmamın sebebi, önceki kitapları dinlerken keyif almış olmamdı.

“Yuki” adlı bir çizgi roman kahramanıyla tanıştığımda, yine kitap okumak için değil Yuki’nin maceralarından keyif aldığım için okumuştum. Sonraki dönemlerde de bir sebeple kitap okudum; önemli birisini tanımak, bir konuda bilgi almak, eğlenmek, gülmek veya duygulanmak için kitap okudum. Belli bir amacım olmadan da elime kitap alıp-okumaya başladığım zamanlar oldu, oluyor ve olacak da. Çünkü kitapların bana illa ki bir şeyler vereceklerini artık biliyorum.

Özellikle çocukken bana kitap okunmasını isteyişimin ve daha sonra bizzat okuyuşumun sebebi, hep kitap okumanın ötesinde bir amaç için olmuştur. Çocukların, sözgelimi, meyve yemelerinin sebebi, yararlı olması veya günlük olarak belirli bir porsiyon meyve yemeleri gerektiğini bilmeleri değildir. O yaşta vitaminler, posalı besinler yemenin yararları vs hakkında fazl abir şey bilmezsiniz. Sadece hoşunuza gittiği için meyve yersiniz. Bir çocuk için kitap okumak da meyve yemek gibidir.

Büyüyünce ise daha bilinçli, faydacı ve seçici olursunuz. Artık somut yararlar için kitap okursunuz. Çünkü geliriniz ve zamanınız sınırlıdır. Her şeye para ve daha önemlisi zaman harcayamazsınız. İlgilendiğiniz alanlarda kitaplar okumak size daha verimli bir etkinlik olarak gelir.

Bu sebeple, kitap okumaya teşvik etmek istediğim kişilerin ilgi alanlarını göz önüne alır ve onlara kitap okumaları için bir sebep göstermeye çalışırım. Sözgelimi silahları seven bir öğrencime, silahların tarihçesi üzerine yazılmış çok güzel bir kitap hediye ettim. Futbolla ilgilenen bir öğrencime, bir zamanlar Galatasay’ın teknik direktörlüğünü yapmış olan Alman futbolcu ve teknik direktör Jupp Derwall’ın Türkiye ile ilgili anılarını anlattığı bir kitabı vermiştim. Mizahtan hoşlanan ve mizahçı olmak istediğini söyleyen bir öğrencime de Rıfat Ilgaz’ın “Hababam Sınıfı” adlı kitabını önermiştim. Bu örnekleri daha da çoğaltmam mümkün. Bunları yaparken, söylemek istediğim şuydu: “Senin de kitap okumak için mutlaka bir sebebin vardır ve bu sebebi bulmanda sana yardımcı olmak istiyorum.”

Kısaca hiç kimse “kitap okumuş olmak” için kitap okumuyor. Herkesin bir veya daha fazla sebebi var. Daha önce de belirttiğim gibi, kitaplardan uzak yaşayanlar, aslında bu sebeplerin farkında değiller.

Dilerim sebeplerini geç kalmadan keşfederler.
---------------------
www.savassenel.com
---------------------
Konuyla İlgili diğer yazılar, öneriler: Görmek istediğiniz linkin adını tıklayınız:

Labels: , , ,

Monday, April 21, 2008

ARTIK BAZI YAZILARIM BURADA OLMAYACAKLAR; BİR KİTABA TAŞINDILAR!


Bugünlerde farklı bir sevinç yaşıyorum. Bu bloglarda görmeye alışkın olduğunuz yazıların bir kısmı buradan ayrıldılar. Buradan "taşınmış olan" yazılarım, Neden?Kitap Yayınevi’nden çıkmış bulunan “Hayatı Iskalama! Lüksün Yok” adlı kitapta toplandılar. Kitapta yer alacak yazıların içeriklerini çıkarıp, onların yerlerine kitabın kapak resminin de yer aldığı duyurular koyduğum için, hangi yazılarımın kitapta yer almış olduklarını sizler de görebilirsiniz. Kitabımı şu anda özellikle www.kitapyurdu.com adresinden, diğer internet kitap sitelerinden ve kitapçılardan edinebilirsiniz. Yayınevi, kitabımın adını Nazım Hikmet'in aynı adlı şiirinden almış. Ancak, ben bunu daha sonra öğrendim.

Kitaba doğru giden yazılarım, bir dostun önerisini dikkate almamla birlikte başladı. Sevgili arkadaşım Gökhan Yorgancıgil, bundan yaklaşık 3 yıl önce bana, kendime ait bir web sitesi açmakta ağır davrandığımı, istersem bloglarda yazabileceğimi söyledi. Ben de hemen internette bir blog açtım ve sonra o blogların sayısı 15’i buldu. İlkokuldan beri süregelmiş olan yazma alışkanlığım, böylelikle internete taşınmıştı.

Benim kendilerini çok iyi tanıdığım, ama beni hiç tanımayan bazı kişiler, (herhangi bir yazılı metinden yararlanabilecek bir bakış açısına sahip olmadıklarından olsa gerek) yazarlığın herhangi bir yararı olmadığını söylemişlerdi! Bu tür kişilerin söylediklerine burada yer vermemin sebebi, onların bu yöndeki düşüncelerini önemsemem değildir. Sizin de olumlu ve uzun vadeli çalışmalarınızla ilgili olarak bu tür yorumlar duyabileceğinizi ve vaz geçmemeniz gerektiğini vurgulama arzumdur. Ben yazmaya devam ettikçe, okurlarım beni buldu. Yazılarımın bir çok kişiye umut ve yeni açılımlar vermiş olduklarını görmüş oldum.

Derken, bir gün elektronik posta adresimde bir mesaj gördüm. Bu mesajda, Neden?Kitap Yayınevi’nin
Kıymetli Halka İlişkiler Sorumlusu Nazar Çiftpınar Hanımefendi, yayınevi olarak yazılarımla ilgilendiklerini ve yazılarımın bir kısmını kitap hâline getirmek istediklerini belirtmişlerdi. Ben de yayınevinin web sitesini inceledikten sonra, görüşebileceğimizi söyledim.

Daha sonra yayınevinin web sitesini inceledim ve ortak çalışmalar yapmaya hazır bir şekilde, Necati Bey ve Nazar Hanımla görüştük. Yazıların kitaba dönüşme serüveni bugüne geldi.

Bu kitabı, hayata gerçekçi ama bir yandan da olumlu bir perspektiften bakmayı becerebilen veya beceremeyen herkese önerebilir veya hediye edebilirsiniz. Ben, hayatın gerçeklerinden hiç de habersiz olmadığımı, aksine bu gerçeklere dair ciddî ve bazen de beni çok hırpalayan bir farkındalık taşıdığımı ve bunlarla birlikte yine de iyimser olabildiğimi düşünüyorum. Bu yazılarda romantik bir iyimserlik değil, acısı çekilmiş bir iyimserlik göreceksiniz.

“Olumlu mesajlar vermek kolay! Siz benim yaşadıklarımı nerden bileceksiniz?” tarzı ifadeler için cevabım da hazır!: “Sizler de benim yaşadıklarımı bilmiyorsunuz!” Bu yazılar, size arabesk gelebilecek bir tabirle "hüzün topladığı hâlde neşe dağıtmaya çalışan” bir şairin yazılarıdır.

Bu kitabı okuma kitabı olarak kullanabileceğiniz gibi, tartışma gruplarında ortak bir metin olarak kullanabilir ve fikir egzersizleri yapabilirsiniz. Hatta ders kitabı olarak bile kullanabilirsiniz. Yazılar deneme türünde yazılmışlardır ve maddeler hâlinde tavsiyeler vermektense, aslında bir şeyleri paylaşmayı amaçlamışlardır! Bu denemelere, yazarın yüksek sesle düşündüğü yazılar olarak da bakabilirsiniz.

Kitabım çıktığında onu çocuklarımdan birisi gibi bağrıma bastım. Çünkü bu yazılar ve sonunda onların bir kısmının toplandığı bu kitap, benim eserlerim gibi görünseler de, aslında onlar da, çocuklarım gibi, birer hediyedirler.
--------------------------
www.savassenel.com
--------------------------
Konuyla İlgili diğer yazılar, öneriler: Görmek istediğiniz linkin adını tıklayınız:
"Hayatı Iskalama Lüksün Yok!" adlı şiir
Nazım Hikmet Ran Hakkında
Gökhan Yorgancıgil Hakkında
Gökhan Yorgancıgil ile yapılmış olan bir öportaj
www.kitapyurdu.com
Neden Yazıyorum? Zorum Nedir?
Size “deli”, Bana “Yazar” Derler!
Madem ki Zekîyim, O Hâlde Kitap Okumama Gerek yok! (mu?)
Okumadan Yaşanır mı?
Kitap Satın Almak, Araba Satın Almaktan Daha Zor (mu?)
Kitaplardan neler Bekliyoruz?
Okuma Etkinliğinden Tasarruf Edilir mi? Kumdan kale yapılır mı?
Kitaplar Hep Aynı Şeyleri mi Söylerler?
Çok Kitap Okudum da Hayatım Değişti!
Kitaplarla Anılmak İsterim! Fena mı Ederim?
Kitaplar Teorik Şeyler midir?
Okumanın Bana Çocuklukta Kazandırdıkları
Çocuklar Okumayı Sevebilirler mi?
-----------
Konuyla ilgili film-kitap önerileri yapmak-almak ve yorumlarınız için:
MSN: savassenel@hotmail.com
savassenel@yahoo.com

Labels: , , , , , , ,

ŞAİRLERLE İLGİLİ ANILARIM


Bundan yaklaşık 28 yıl önce, 1980 yılında, lise bir öğrencisiyken, Erenköy’de bir çay bahçesinde arkadaşlarımla oturuyordum. Bir ara bizden yaşça büyük olan birkaç arkadaşımız yanımıza geldiler ve “Üstadı ziyarete gidiyoruz, siz de gelin” dediler. Ben “üstad” dedikleri kişinin kim olduğunu sordum. Onlar da bu kişinin (merhum) Necip Fazıl Kısakürek olduğunu belirttiler. O zamanlar Necip Fazıl Kısakürek’in yazıları, şiirleri veya kim olduğu hakkında hiç bir fikrim yoktu. Dolayısıyla, bu ziyaretin ne kadar önemli ve değerli bir şey olduğunu idrak edemedim. Hiç kimse de bana: “sen de gel, gelmediğin için sonra pişman olursun” demediği ve gitmem için ısrar etmediğinden, o gün, bu büyük şair ve düşünürün evine kadar gidip, elini öpme fırsatını kaçırmış oldum.

Tabi ki ondan sonra şiirle, dolayısıyla, Necip Fazıl Kısakürek’in ve daha bir çok büyük şairimizin eserleriyle tanıştım.

Üniversiteden mezun olmuş ve Kadıköy’de bir dersanede çalışmaya başlamıştım. Dersanenin kayıt bürosunda oturmuş, arkadaşlarla sohbet ediyordum. Derken kapıdan İsmet Özel giriverdi. Çocuklarından birisi, benim çalıştığım bu dersanede öğrenciydi. O da dersane taksitini yatırmaya gelmişti. Ayağa kalktım ve “hoş geldiniz” dedim. Sonra sohbet etmeye başladık. Ona gayet saf bir tavırla: “Neden herkes şiirden anlamıyor acaba?” şeklinde bir soru sordum. O da benim biraz gereksiz görünen bu soruma karşılık: “Siz şiirden bayağı anlıyorsunuz, galiba” gibi hak edilmiş gibi bir cevap vermek yerine, kibarca: “Herkesin şiirden anlaması gerekmiyor, dert etmeyin” gibi gayet nazik ve güzel bir cevap verdi. Bu konuşmayı dün gibi hatırlarım.

Bir ara Sezai Karakoç’un sohbetlerine gidiyordum. Ona bir soru sorma fırsatım oldu. Fakat soruyu fazlaca uzatmış olmalıyım ki, bana: “Ne soracaksanız sorun, bize bir şeyler anlatmaya çalışmayın!” tarzında bir ifadeyle çıkıştı. Daha sonra da sorumu cevapladı. Türkiye’de bu büyük şair ve yazarın şiirlerinden ve yazılarından dolaylı veya doğrudan olarak beslenmemiş tek bir aydın bile düşünemiyorum.

En ilginç anılarımdan birisi de Cahit Zarifoğlu ile ilgilidir. Merhum, benim arkadaşlarımdan birisinin komşusuydu. Çok mutevazı bir kişiliği ve hayatı vardı. Bir gün arkadaşımı ziyarete gitmiştim, birlikte “menemen” yiyecektik. Arkadaşım bana: “Yahu Cahit Ağabeyi de davet edelim” dedi. Ben çok heyecanlandım. Çünkü o sıralar onun şiirlerini okuyordum ve şiirlerini okurken büyük bir haz almama rağmen, onları çok kapalı ve sembolik buluyordum. Sonra Cahit Zarifoğlu da mutevazı yemeğimize katıldı. Kendisine: “Şiirleriniz neden bu kadar kapalı?” diye sorunca, mutevazı bir şekilde açıklamalar yaptı: “Evet şiirlerim kapalıdır. Ama ben gençlere biraz daha açık yazmalarını tavsiye ediyorum” demişti. Daha sonra şiirle ilgili öneriler vermesini rica ettiğimde de, ideolojik şiir yazmaktan kaçınmamızı, bu tür şiirler yazmanın çok ciddî ve zor bir iş olduğunu, kendisinin bile bundan kaçındığını söylemişti.

Daha sonraları, Cahit Zarifoğlu’nun şiirlerini okudukça daha büyük bir keyif aldığımı ve çok duygulandığımı söylemeliyim. Bana önceleri kapalı gelen o şiirleri bugün bile tam olarak çözemiyorum. Ama beynimi ve özellikle kalbimi beslediklerinden olsa gerek ki, tekrar tekrar okuduğum hâlde bana her seferinde yeni şeyler söylüyorlar ve hissettiriyorlar.

Şairler zor insanlardır. Attila İlhan’ın bir şiirinde yer alan “Sert adamlardı/ Güneşten ışık yontarlardı” ifadesi bence şairleri en iyi anlatan ifadelerden birisidir.

Hayatınızda şiire yer verin. Aksi hâlde hayatınız çok yavan, tatsız ve “dijital” bir hâle gelir diyorum başka bir şey demiyorum!
-------------------------

www.savassenel.com
-------------------------
Konuyla İlgili diğer yazılar, öneriler: Görmek istediğiniz linkin adını tıklayınız:
Necip Fazıl Hakkında & Şiirleri
Sezai Karakoç Hakkında & Şiirleri
Cahit Zarifoğlu Hakkında & Şiirleri
İsmet Özel Hakkında & Şiirleri
Girişimciler, Neden Şiir Okumalılar?
An Geldi Attila İlhan da Gitti!
”Şair Ruhlu” Olabilirsiniz, Ama “Şair Olmak” Başka Bir Şeydir.
Yazarlık Yürümeye Benzer; Herkes Biraz Yürür Ama… (Verdiğim Yazarlık Dersleri Hakkında)
-----------
Konuyla ilgili film-kitap önerileri yapmak-almak ve yorumlarınız için:
MSN: savassenel@hotmail.com

savassenel@yahoo.com

Labels: , , ,

BU YAZIM, GECE KUŞLARI İÇİNDİR


Artık “gece kuşu” olduğumu ve bu alışkanlıktan vaz geçmem gerektiğini kabul etmek zorundayım sanırım. Bir konudaki bağımlılık hâlinden kurtulmanın ilk şartı, “bağımlı” olduğunuzu kabul etmektir. Merhum Sadri Alışık, bağımlılığı şöyle tarif eder: “Bağımlı olmak, bağımlı olduğunuz şeyi sürekli görme, içme, yeme veya yaşama hâli değildir. Onsuz geçen saatleriniz, onu düşlemekle veya özlemekle geçiyorsa, özlediğiniz, düşlediğiniz ve susadığınız şeyle bir tek saat geçirmeseniz bile, siz o şeye bağımlısınız demektir.” Gün boyunca ve uyumak üzere vakitlice yatağa gittiğim zamanlarda bile, aklım balkonumda veya ofisimde sabahlara kadar okuyup-yazmakta olduğuna göre ben de bir bağımlıyım demektir!

Gecenin keyfinden bir türlü vazgeçemiyorum. Bir kurumda düzenli mesai yapmak yerine, şirketlere dışardan tercümanlık yapmaya, dersler ve seminerler vermeye başladığımdan beri gece kuşu oldum. Çünkü yaptığım çalışmalar, hep zihinsel mesai ve odaklanma gerektiren konulardı. Günün hangi saatleri, böyle çalışmalar için uygundur? Elbette gecenin sessiz ve sükûn dolu saatleri! Sizce de öyle değil mi?

Kurumsal çalışma hayatımda da gece çalışmaları yapıyordum fakat son üç yıldır, gece çalışmak artık kronik bir hâl aldı. Bu yazıyı da yine sabahın dördünde, evimin balkonunda, eylül ayının merhaba dediği gecelerden birisinde yazıyorum. Yeni demlenmiş olan çayımı yudumluyorum. Hava serin ve canlandırıcı bir etkiye sahip. Komşular sahur hazırlıklarına başlamışlar ve ben yazıyorum. Aslında balkonumdaki düzeni tercüme yapmak için kurmuştum, ama kendime izin verdim ve yazılarımdan birisini yazmaya başladım. Ara sıra masamdan kalkıp ev halkının durumuna bakıyorum. Bazen küçükler su istiyorlar, onlara su veriyorum veya üstlerini örtüyorum. Galiba gece vakti evde birisinin uyanık olması çok da kötü bir şey değil!

Bu durum, bir çok insan için anlaşılmaz bir görüntü arz ediyor. Bir gün ofisime geç vakitte gittiğimde bina sorumlusu: “Ya hocam sen de herkes gibi gündüz gelsene” demişti. Gündüz başka işlerim olduğunu, ancak geceleri dingin bir kafayla yazabildiğimi veya tercüme yapabildiğimi ona anlatmak için uğraşmamış, sadece gülümseyip ofisime çıkmıştım. Sadece gülümsemenin veya sadece dinlemenin, bir şeyleri izah etmeye çalışmaktan daha kolay olduğunun uzun bir zaman önce farkına varmış durumdayım.

Balkonda veya ofisimde oturup, gecenin sessizliği içinde, telefonların veya kapının çalma ihtimalindeki zayıflığın verdiği rahatlıkla yazmak… İşte, benim en büyük keyiflerimden ve aynı zamanda zaaflarımdan birisi. Dersanede çalışırken, İngilizce sorular yazıyordum. Daha sonraları tercümeler yapmaya ve yazılar yazmaya başladım. Geceler, benim bu yazma sürecime eşlik etti. Gündüzleri de yazmayı denedim ama olmadı. Hızlı ve dolu bir şekilde bir şekilde geçip-giden günlük hayatım, buna bir türlü izin vermedi. En sonunda anladım ki gündüz biriktirip, gece yazmak benim hayat tarzım olmuştu. Her gece oturup-çalışmıyorum. Ama bir bağımlının, bağımlı olduğu şeye uzak kaldığında da onu düşünmeksi gibi, “gecenin sükuneti”, hep aklımın bir yerinde oynuyor.

Yabancı ülkelerde de bu alışkanlığım devam eder. Ertesi gün bir iş görüşmesi yoksa veya bu görüşme gündüz geç bir saatteyse, geceleri sabaha kadar açık bir mekân bulup, okuyor veya yazıyorum. Bazen de mekânın çalışanlarıyla sohbet ediyorum. Bir keresinde Almanya’da, Nürnberg’de eroin bağımlığından kurtulmuş birisiyle tanışmıştım. Uyuşturucu kullanmanın kendisini ne kadar “sefil bir hâle” getirdiğinin farkına varıp, kullandığı zehri bırakmaya karar vermişti. Bu insan, çok yıpranmış ve çok yorulmuştu. Tabiî ki profesyonel yardım da almıştı. Bu acı deneyimlerin ona verdiği dersle: “Hiç başlamamak en iyisi” demişti. Böyle gece nöbetlerinin birisinde, Frankfurt’ta kaldığımız otelin lobisinde bir İsrailli ile sohbetimiz olmuştu. Musevîlerin Osmanlı’da gördüğü ev sahipliğini bana içtenlikle anlatmıştı.

Bir keresinde Çin’de işlerimiz erken bitmişti. 3-4 günlük bir boşluk vardı. Akşamları erken yatıp-geceye doğru uyanıyordum. Oralarda da yine sabaha kadar açık bir yer keşfetmiştim. Gece on bir civarında oraya gidip, sabah üçe kadar yazıyordum ve sonra da otele dönüyordum. Güvenlik elemanları ve resepsiyon görevlileri, bana Çince öğretmek için yarışıyorlardı. Çünkü Çince telaffuzum onları güldürüyordu ve gecenin bir vakti eğlenmek de onlar için de bir değişiklikti!

Dünyanın bir çok güzel ülkesinde sabahlamayı planlıyorum. Elbette yabancı ülkelerde gündüzleri de geziyorum. Ama bence bir kenti duyumsamak için geceyi de yaşamanız gerekir. Kimbilir belki de her yabancı kent bana bir rüya gibi geliyor ve artık geceleri rüya görmek için uyumama gerek kalmıyor.

Hayat bir rüya demişler… Geceleri uyumaya ne gerek var o zaman?

(Bu yazı 2007 Ramazan Ayında Yazılmıştır)
--------------------------
www.savassenel.com
--------------------------
Konuyla İlgili diğer yazılar, öneriler: Görmek istediğiniz linkin adını tıklayınız:

Sadri Alışık Hakkında
Sadri Alışık Şiirleri
Bazı Yazılarım Burada Olmayacaklar; Bir Kitaba Taşındılar
Size “Deli” Bana Yazar Derler!
Tercüme Yapmayı Neden Seviyorum?
Neden Yazıyorum, Zorum Nedir?
-----------
Konuyla ilgili film-kitap önerileri yapmak-almak ve yorumlarınız için:
MSN:
savassenel@hotmail.com

savassenel@yahoo.com

Labels: , ,

Friday, April 11, 2008

BAŞARIYA KARŞI BESLEDİĞİNİZ İNANCIN ZAYIFLIĞI, SİZİ DAHA BİLGE BİRİSİ Mİ YAPAR?


Çocukken babamla olta satın almaya gitmiştik. Oltacı amcanın bize almamız konusunda tavsiye ettiği oltaya baktığımda, misinanın uç kısmına yakın yerde bir sürü olta iğnesi gördüm. Bunun üzerine çocukça bir iyimserlikle:“Yahu burada bir sürü iğne var, hepsine balık gelirse, ne olacak?” diye düşündüm. Ardından oltacı amcaya: “Kıpırdayıp duran onca balığı yakaladığımızda, nasıl düşürmeden alacağız?” diye sordum. Oltacı amca da bana: “Hele bir yakala, sonra düşünürsün!” diye cevap verdi.

Belki de oltada o kadar çok olta iğnesi olmasının başka bir amacı vardı, ama ben hepsine de balık takılır diye düşünmüştüm. Aslında, çocukça, ama bir o kadar da mantıklı bir soru sormuştum. Madem ben balık tutmaya gidecektim ve madem ki oltanın ucunda o kadar çok iğne vardı, benim de ona göre düşünmem de mantıklı değil miydi?

Çocukluğumda yaşamış olduğum bu olayı, bugünlerde hatırlamamın sebebi, genel olarak gözlemlediğim bir tavırla ilgilidir. İnsanlar, bir işi veya bir girişimi bir sürü masrafla, ama bir o kadar da zayıf bir inançla başlatıyorlar. Bu konuyla ilgili olarak verebileceğim en tipik örneklerden birisini, sizinle paylaşmak isterim:

Bir iş adamı yeni bir şirkete ortak oldu. Kendisinin de bir şirketi olduğu için, diğer şirkete vekil olarak, çocukluklarından beri tanıştıkları bir arkadaşını gönderdi. Bu arkadaşına da kârdan belli bir hisse verdi. Ama işler beklediğinden iyi gidince, arkadaşının kârdan aldığı payı çok bulup, basit bir sebepten “hır” çıkararak bu çocukluk arkadaşıyla yolunu ayırdı. Ama daha sonra, işi kendisi beceremediği için, sadece arkadaşını değil, aynı zamanda ikinci ortağını ve o yeni işi de kaybetti. Çünkü kendisinin insan ilişkileri, yolunu ayırdığı arkadaşı kadar iyi değildi, hatta hiç iyi değildi.

Burada garip olan, bir iş adamının bir işe girerken “işler sandığımdan da iyi gidebilir” düşüncesiyle değil de, “Nasılsa şimdilik bu kadar kazanamayız” düşüncesiyle hareket etmesiydi. Başka bir tabirle, işlerin iyi gideceğine dair bir inançla değil de, iyi gitmeyeceğine dair bir inançla yola çıkmıştı.

Ben planlara ve stratejiye dayanmayan iyimserlikten söz etmiyorum elbette. Ama söz gelimi İngilizce öğrenmek için bir kursa gidiyorsunuz. Bunu yaparken, “öğrenebilirim” diye değil de “öğrenemeyebilirim” düşüncesiyle hareket ediyor ve güya kendinizi bir hayal kırıklığına karşı korumak için tedbir alıyorsunuz. Kurs sizin için gerçekten verimli olmayabilir de. Ama “bu ihtimali ben önceden hissetmiştim” şeklinde düşünüp, kendi bilgeliğinizle (!) gurur duymaya hazırlanmak yerine, ciddî bir inançla yola koyulup, gerçek bir hayal kırıklığını yaşamayı riskini göze almalısınız.

Bir şey gerçekleşeceğine dair duyduğunuz inancınız, o şey gerçekleşmediğinde, size ciddî bir hayal kırıklığı getirmiyorsa, inancınız çok zayıf demektir. Zayıf inançla da hiçbir şey olmaz.

“Öyle bir hayal kırıklığına uğrayın ki, 1 hafta yataktan kalkmayın” demiyorum. Ama gururunuz kırılmasın diye, onca zaman ve para verdiğiniz bir projeden inancınız esirgemeyin. İnsanı yıkan hayal kırıklığına uğramak değildir, ona karşı verdiğimiz tepkidir. Evet, hayal kırıklığının getirdiği acı ve sıkıntıya katlanmak her zaman kolay olmuyor. Bununla birlikte hayata küsmek değil, ama hayal kırıklığı, bir şeylere inançla başlamanın muhtemel risklerindendir.

“Hiç değilse tahmin etmiştim” diyebilmek ve gururunuzu kırılmaktan korumak için, girişimlerinizi “yahu aslında başaramayabilirim de” diye başlattığınızda, zaten başarısızlığı davet etmeye de başlamış oluyorsunuz. Bir insanın bir masayı “kaldıramayabilirim” diye kavradığını düşünün. Bir başkasının da “kaldıracağım” şeklinde düşündüğünü varsayın. Bu iki kişiden hangisinin başarıya daha yakın olduğuna siz karar verin.

Peki her işe mutlak bir inançla girmek mümkün müdür? Elbette hayır. Kendimize, içinde bulunduğunuz projeye veya sisteme olan güvensilik, inancınızı zayıf düşürüyor olabilir. Fakat bu durumu görmezden gelmek veya o zaafa teslim olmak yerine, durum üzerinde ciddi olarak düşünüp inancınızı güçlendirmelisiniz. temelde zayıf ve çürük bir durumla karşı kaşıya olduğunuzu düşünüyorsanız, o girişimden vaz geçebilirsiniz de. Ama devam edecekseniz, kuşkularınızı giderecek olan yollara baş vurun. İnancınızı güçlendirecek kitaplar, kişiler veya organizasyonlarla veya hepsiyle birlikte zaman geçirin derim.

Dolayısıyla sözgelimi bir girişimde size eşlik eden birisine pay vaat ederken, bu payı verimsizlik üzerine değil, mhtemel bir verimlilik-kazanç üzerine kurun. Acaba işleriniz beklediğinizden iyi giderse, vaat ettiğiniz hisse-pay gözünüze batacak mı yoksa yol arkadaşınıza vaat ettiğiniz şeyi, ona gönül rahatlığıyla verebilecek misiniz?

İşte sorumuz bu!
----------
www.savassenel.com
----------
Konuyla İlgili diğer yazılar ve öneriler: Açılmasını istediğiniz linki/ satırı tıklayınız:
Allah’tan İsteyin, Çekinmeyin Be Kardeşim!
Parayla Saadet Olur mu?
İnsanlar, Kendi Olumsuz Beklentilerini Sıklıkla Kendileri Gerçekleştirebiliyorlar
Bir Oyuncağın Bana Fısıldadıkları!
İletişim Kurmak, Herkesin Doğal Olarak Sahip Olduğu Bir Beceridir(mi?)
-----------
Konuyla ilgili film-kitap önerileri yapmak-almak ve yorumlarınız için:
MSN: savassenel@hotmail.com
savassenel@yahoo.com

Labels: , , ,

Friday, February 15, 2008

MSN, SKYPE, GOOGLE VEYA YAHOO MESSENGERLA ONLINE-SESLİ İNGİLİZCE DERSLERİ


Labels: , ,

Thursday, January 24, 2008

HAYALLER NE KADAR KİŞİSEL OLABİLİRLER?


Gerek yabancı dil konusunda, gerekse diğer konularda başarılı olmak için, konuyla doğrudan veya dolaylı olarak ilgili bir hayalimiz olması gerektiğini
sürekli olarak vurguluyorum.

Mesela, İngilizce öğrenmekle ilgili hayaliniz, sadece kendinizi bu dili ustalıkla kullanmanın keyfini yaşarken görmek olabileceği gibi, İngilizce bilginiz sayesinde tercüman olarak, çeşitli ülkelere masrafsız bir şekilde gidebildiğinizi düşünmek de olabilir. Yani hayalinizin, konuyla doğrudan bir ilgisi olabileceği gibi, dolaylı bir ilgisi de olabilir. Ama önemli olan, gerçekleşmesini tutkuyla istediğiniz bir hayaliniz olmasıdır.

Yakın zamanda hayalimi tazelemek için kendime: “Peki senin hayalin nedir?” diye sordum. Bir çok hayalim olduğunu söyleyebilirim. Ama içlerinde nedense bana farklı bir heyecan veren bir hayalimi yeniden keşfettim: Aklıma estiği zaman uçağa atlayıp, Türkiye'nin başka bir köşesine vaye yabancı ülkelerden birisine gidip, o ülkenin atmosferini yansıtan bir mekânda oturup, kitap okuyabilmek, yazı veya şiir yazabilmek geldi. Mesela Van'da, Doğu Beyazıt'ta, Edirne'de, Saray Bosna’da, Moskova’da, Pekin’de, Arap Çöllerinde veya Turkî cumhuriyetlerden birisinde bunu yapabilmek bana büyük keyif verirdi.

Bu yapmadığım bir şey miydi? Bendeniz, Türkiye'nin çeşitli illerinde, Şangay’da, Paris’te, Berlin’de, Brüksel’de ve daha bir çok kentte bu keyfi yaşadım. Bunun için de müteşekkirim. Ama bunları bir öğleden sonra uçağa atlayıp: “Bu hafta Paris’te/ Antalya'da kitap okuyacağım” diyerek yapmadım. O kentlere veya ülkelere tercüman olarak gitmiştim. Kısacası iş için gitmiştim.

Daha sonra bu hayalimi bir arkadaşımla paylaştığımda, o, bunun çok “ben merkezli” bir hayal gibi göründüğünü söyledi. Ben de: “Dur bakalım, devamını dinle” dedim. Devamı şuydu:

Benim uçağa atlayıp, kendi başıma bir kente gidip, kitap okuyabilmek, şiir veya yazı yazabilmek için sağlamam gereken bir altyapı var ve ben ancak bu altyapıyı kurmuş olursam, yaptığım şeyden keyif alabileceğim. Bu altyapıyı kurmuş olmaksızın da yurt dışına çıkmak mümkündür. Yani bu resim, gidiş-dönüş uçak bileti ve masrafları karşılayacak olan para, gittiğim kent ve kafeyle tamamlanıyor gibi görünebilir. Fakat bu hayal resminin görünmeyen bir yanı vardır ve o da şudur:

Benim zaman zaman yabancı ülkelere gidip, masum keyfimi yaşamama içtenlikle müsaade edebilmeleri için, aile bireylerinin de yurt dışına çıkma arzularını veya kendilerince önemli olan beklentilerini de hatırı sayılır ölçüde karşılamış olmam gerekir. Ben o kafede otururken, ailemin ve diğer sevdiklerimin duygusal ve maddî ihtiyaçlarının giderilmiş olduğunu, bir evlat, baba, bir eş ve bir akraba olarak beni takdir ettiklerini bilmek isterim. Arkamda bana gıpta eden ve bir yandan dargınlık hisleri besleyen kişiler olmasını istemem. Kişisel beklentilerinin ve ihtiyaçlarının hakkıyla karşılandığını bilen bu insanların, benim yaşadığım bu masum keyfi bana yakıştırabilmelerini arzu ederim. Yoksa ne içtiğim çaydan, ne de okuduğum kitaptan keyif alamam.

Anlayacağınız, benim bu masum hayalim, gidiş-dönüş uçak biletiyle ve masraflar için gerekli olan paranın bulunmasıyla açıklanacak bir şey değil. Bu kadarını zaten yapabilirim. Ama benim yabancı bir kentte keyifle çay içip, kitap okuyabilmem, başkalarının da mutlu olmasına bağlı. Binanın temelinin binanın kendisi kadar masraflı olması gibi, aslında benim hayalimin temelleri de, hayalimin kendisinden çok, ama çok masraflı.

İşte ben merkezli görünen hayalimin hikâyesi. Göründüğü kadar yalın olmadığını sizler de anlamışsınızdır.

Bütün bunları dostuma bunu anlattığımda: “Haklısın, hayalin o kadar ben merkezli değilmiş” dedi!

Arkasında bir sürü insan bırakıp, sadece kendi hayallerinin peşinden gidecek yaşta değilim! Bundan şikâyetçi de değilim. Sevenlerim, özleyenlerim ve bana bel bağlayanların olması çok da güzel bir şey! Ben geri döndüğünde, bekleyenlerinin yüzlerini gülümserken görmek isteyenlerdenim.

Bu arada hep okumaktan veya yazmaktan bahsettim. Şimdiler de, Türkiye'nin çeşitli yerlerinde ve yabancı ülkelerde bir çok okuyucum, tanıdığım veya öğrencim var. Onlarla da farklı bir kentte oturup, sohbet etmek de hayalimin bir parçası. Başka bir dünyada, eski günleri anmak da iyi fikir!

Çok şey mi istiyorum. Endişe etmeyin, sizden değil, Allah’tan istiyorum!
-----------
www.savassenel.com
-----------
Konuyla İlgili diğer yazılar, öneriler: Görmek istediğiniz linkin adını tıklayınız:
Gezdiğim ülkeler
Diğer İnsanlardan ve Hayattan Beklentileri Olan Kişileri Seviyorum
Bazı Hikâyeler Sizi Aldatabilirler
Kişiyi Öldüren Çaresizlik Değildir, Çaresiz Olduğu Hissidir
Sorun, Para mı, Yoksa Tavır mı?
-----------
Konuyla ilgili film-kitap önerileri yapmak-almak ve yorumlarınız için:
MSN: savassenel@hotmail.com
savassenel@yahoo.com

Labels: , ,

Wednesday, December 19, 2007

HATASIZ GELİŞİM, DİKENSİZ GÜLE BENZER (DİKENSİZ GÜL VAR MI BİLMİYORUM!)





Saygılar

Savaş ŞENEL

www.savassenel.com

Labels: ,

Thursday, November 22, 2007

KİŞİSEL PAZARLAMA VE SATIŞ





Saygılar

Savaş ŞENEL

www.savassenel.com

Labels: , , ,

Wednesday, August 22, 2007

DANIŞMANLAR, ASLINDA YİNE SİZE DANIŞIRLAR


İlgili olduğum alanlarda bana danışan kişilere çok soru sorarım. Elbette bunun sebebi, onların özel hayatları konusunda meraklı olmam değil değil, onların ihtiyaçlarını ve beklentilerini elimden geldiği kadar anlama çabasıdır. Çünkü aslında, karşımdaki kişilerin sorduğu soruların cevapları yine kendilerinde gizlidir.

Danışmanlar, aslında bunu yaparlar. “Sorularınızın cevapları tamamıyla sizdedir” demiyorum, ama doğru cevapların bulunmasında anahtar işleve sahip olan ipuçları, yine sizdedir.

Sözgelimi yabancı dil öğrenimi konusunda bana danışan kişilere sürekli sorular sorarım. Çünkü hazır reçeteler yoktur. Hazır reçeteler varsa bile, hangisinin size uyduğunu anlamak için yine sorular sormam gerekir. Neden yabancı bir dil öğrenmek istediklerini, bu konuda ne kadar zaman ve bütçe ayırdıklarını, daha çok hangi araçlarla öğrendiklerini veya hangi araçlarla öğrenmeyi sevdiklerini, hedeflerini ve buna benzer şeyleri sorarım. Amacım mutlaka ders vermek değildir. Kendi başına çalışma alışkanlığı olan bazı kişilere mektupla öğrenim kurslarını bile öneriyorum. Ama onlar için hazırlayacağım programı belirlemek için bütün bu soruların cevaplarını bilmem gerekir.

Bu durumda, sorularımızın cevaplarının temeli bizdeyse, başka kişilere danışmak anlamsız mı olmaktadır? Elbette anlamsız değildir. Doğru soruları sorarak, gerekli cevapları arayan kişilere her zaman ihtiyacımız vardır. Aradığınız şeylerin cevapları sizdedir. Ama “öncü” cevapları ortaya koyacak olan soruları sormak, herkesin aklına gelmez veya kişiler genellikle doğru soruları bilmezler. Ama danıştığınız kişinin sizi doğru cevaplara götürmesi için, önce sizden bazı cevaplar alması gerekir ve bunun için de size sorular sorar. Sizin soru sorduğunuz kişinin, size bir sürü sorması önce “farklı” görünebilir. Ama bu gereklidir.

Bu durumda, doğru soruları sormak, danışmanlık yapmanın en önemli şartlarından birisidir. Sözgelimi nasıl yabancı dil öğrenebileceğinizi sorduğunuzda, sizin ilgi alanlarınızı, beklentilerinizi veya buna benzer şeyleri anlamaya çalışmaksızın, hemen cevaplar vermek, aslında “anlamsız” bir tavırdır.

Benim için soru sormanın diğer bir yararı da, söz konusu konuda ciddî bir hedefi olmayan “şakacı” kişilere farkındalık kazandırmasıdır. Bu tür kişiler, bir sohbet konusu ararlar ve
sizin İngilizce öğretmeni, tercüman veya iletişimci kişiliğinizi göz önüne alarak sorular sorarlar. Siz onlara sorular sorunca konunun gayet ciddî olduğunun farkına varırlar, size bir daha sorular sormazlar. Onların net bir hedefi olmaması suç mudur? Elbette hayır. Bu, onları ilgilendiren bir durumdur. Ama bir yere varmayan diyaloglardan kaçınarak, hem kendi zamanımı hem de karşımdaki kişinin zamanını korumanın da benim hakkım olduğunu düşünüyorum.

Net bir sonuçtan kast ettiğim şey, kişilerin benden ders almaları veya bir seminer vermem için beni davet etmeleri değildir. Her gün, temel konularda ciddiyetle sorular soran bir çok kişiye karşılık beklemeden cevaplar öneriyorum ve bence daha önemlisi kaynaklar veriyorum. Yeter ki kendileri için bir şeyler yapmak konusunda kararlı olsunlar.

“Hayat kısa, yapacak işler pek çok!” demişler, ne güzel demişler!
-----------
www.savassenel.com
-----------
Konuyla ilgili film-kitap önerileri yapmak-almak ve yorumlarınız için:
MSN: savassenel@hotmail.com

Labels: , , , , ,

Sunday, August 12, 2007

GEÇİP-GİDEN SEÇİM SÜRECİNİN ÇAĞRIŞTIRDIKLARI: POZİTİF HAREKET ETMEK





Saygılar

Savaş ŞENEL

www.savassenel.com

piauhwz

Labels: , , , , ,

Tuesday, July 17, 2007

İNTERNETTEN (SANAL) ALIŞVERİŞ, NEDEN YÜKSELEN BİR DEĞER HALİNE GELDİ?


Sizlerin de farkında olduğunuz gibi internetten alışveriş yapan tüketicilerin sayısı gittikçe yükselmektedir. Bunun yanında çağdaş bireyin de internetten alışveriş yapma sıklığı da artmaktadır. İnsanlar, önceleri, eğlenmek veya bilgi almak için ziyaret ettikleri sanal alemde alışveriş de yapmaya başladılar ve bu kaçınılmaz bir sonuçtu.

İnternete olan rağbetin neden arttığı konusuna, hem bir tüketici hem de bir yazar olarak bazı açıklamalar getirmeye çalışayım.
Öncelikle insanlar zaman sıkıntısı çekmektedirler. Çağdaş yaşamın getirdiği sıkıntılardan birisi de zaman fakirliğidir. İnsanlar, kendilerine, sevdiklerine veya hobilerine fazla zaman ayıramamaktadırlar. Ekonomik anlamda mâkul fiyatları seçen insanlar artık zaman konusunda da mâkul seçimler yapmak istiyorlar. Evlerinde aileleriyle veya sevdikleri şeyleri yaparak geçirebilecekleri zamanı alışveriş merkezlerinde geçirmek istemiyorlar. Elbette alışveriş merkezlerine gidiyorlar ama bunu kendi kontrollerinde ortaya çıkan bir etkinlik olarak yapmak istiyorlar. Bu sebeple internetten alışveriş yapmayı tercih ediyorlar.

İkinci olarak internet ortamında zengin seçenekler bulunmaktadır ve bu zengin seçenekleri kısa zamanda görmek ve incelemek de mümkündür. Bu durumda verebileceğiniz miktardaki parayla satın alabileceğiniz en iyi ürünün veya hizmeti bulmak imkân dâhilidir. Ayrıca bazı şirketler, sadık olan ve aldıkları ürün ve hizmetleri başkalarına tavsiye eden tüketiciyi ödüllendirebiliyorlar da. Oysa bu kadar zengin alternatifleri reeldeki mazağazalarda bulmak neredeyse imkânsızdır ve bunu yapmak mümkün olsa bile, çok zaman gerektirir. Üçüncü olarak internet sitelerinde psikolojik baskı yoktur. Tüketiciyi gözetleyen kameralar veya size bir şeyler satmak için fırsat kollayan tezgâhtarlar bulunmamaktadır. Özel bir stratejiyle düzenlenmiş rafların önünden istediğiniz ürünü bulmak için tekrar tekrar geçmek zorunda değilsiniz. Elbette internet sitelerinde de stratejiler, tüketiciyi çekmeyi planlayan tasarımlar vardır ama bir internet sitesinde tüketici olarak, nispeten daha az bir baskı altında, istediğiniz ürünleri veya hizmetleri çok net olan menülerden seçip rahatça inceleyebilir ve satın alabilirsiniz.


Dördüncü olarak tüketici reel mağazalardan alamayacağı veya almaktan çekinebileceği bazı ürünleri ve hizmetleri internetten rahatça alabilmektedir. Tüketici, sözgelimi yasal ve etik açıdan sakıncasız olsalar da cinsel yaşamla veya sağlıkla ilgili bazı ürünleri veya ilaçları bir mağazadan gidip almak için gereken medenî cesarete sahip olmayabilir. Fakat bu ürünleri bir internet sitesinden satın alabilir.

Beşinci olarak tüketicinin kendi bölgesindeki mağazalarda bulunmayan bazı ürünleri veya hizmetleri internetten sağlayabilmektedir.
Özellikle kargo hizmetlerinin kaliteli bir seviyeye geldikleri ülkelerde, tüketici, ihtiyaç duyduğu hizmetleri ve ürünleri internetten rahatça satın alabilmektedir.
Bütün bunların yanında hâlâ İnternet sitelerinin güçlendirmesi gereken bir yanı vardır. O da alışveriş sitesiyle tüketici arasında duygusal bağ kurulmasıdır. Çünkü tüketici bir insandır ve temasa geçtiği her kavramla arasında bir duygusal bağ kurma gereği duyar. İnternet siteleri bu ihtiyacı yazılarla, ilginç köşelerle, reelde açtıkları mağazalarla, tüketiciyle bağlantıya geçen satış temsilcileriyle, tüketicilere yönelik kampanyalar veya organizasyonlarla gidermeye çalışmaktadırlar. Çünkü insanlar bir kuruma, bir alışveriş merkezine veya başka bir insana sadece mantıksal açıdan bağlanmazlar, o kişide, kurumda veya nesnede onları çeken duygusal bir yan da olmalıdır.

Bu açıdan alışveriş yaptıkları bir sitenin de sadece ekranda görünen bazı resimler ve rakamlardan ibaret olmağını hissetmek isterler. Aksi halde o siteye bağlı kalmazlar ve o siteyi başkalarına da tavsiye etmezler.
Sözgelimi Amway şirketinin, Türkiye’ye pazarına girer-girmez internet sitesini açmaması ve yaklaşık on yıl beklemesi, tüketiciyle site arasındaki duygusal ve mantıksal bağı kurmak ve sağlamlaştırma çabası konusunda verilebilecek iyi bir örnektir. Bunun yanında sanal alemde doğan ve tarihe geçen ama bu duygusal bağı kurmakta zorlandığı için, sadık müşteri edinmek konusunda sıkıntı çeken siteler de vardır. Amazon.com, bu konuda çok ilginç bir örnektir ve kâra geçmeye başlaması, sanılanın aksine çok yeni bir olaydır.
----------
www.savassenel.com
-----------
Konuyla ilgili film-kitap önerileri yapmak-almak ve yorumlarınız için:
MSN: savassenel@hotmail.com

Labels: , , , , , , , , , ,

RADYOCULUĞUN SIRLARI


Bir zamanlar radyoculuk yaptığımı öğrenen okuyucularımdan bazıları, bana “radyocu olmanın sırlarını” soruyorlar. Aslında radyoculuğun sırlarını çözmek için, radyo dünyasındaki usta radyocuları takip etmek yeterlidir. Bununla birlikte bana sık sık fikir sorulan bir alan olduğu için bu konuda da yazmam şart oldu(!)

Birincisi, her şeyde olduğu gibi bu konuda da sizi yöneten şey, hayattaki vizyon ve misyonunuzdur. Bunlar net değilse, sadece radyoculukla ilgili olarak değil genel olarak, rüzgârın savurduğu bir insansınız demektir. Çünkü nasıl bir radyocu olmak istediğiniz, sizin hayattaki misyonunuzla ve değerlerinizle ilgilidir.

Daha net açıklamak gerekirse, misyonunuz ve hayatta hangi değerleri beslemek istediğiniz belli değilse, radyoculuğunuz da günlük hayatınızdaki telefon görüşmeleriniz, sohbetleriniz veya ilişkileriniz kadar anlamlı veya anlamsızdır.

İkincisi, kalıcı olmak istiyorsanız, kalıcı anlamda radyoculuk yapan kişilerin bir veya daha fazla ilginç ve farklı yanlara sahip olduklarını görmelisiniz. Sesleri, tarzları, yorumları veya başka bir güçlü yanları vardır ve onlar bu güçlü yanlarını farkındadırlar.

Üçüncüsü, show dünyasının getirdiği ağır yükü farkında olmalısınız. Show dünyasında olmak bambaşka bir yüktür. Kendi tarzınızı yakalayıp kitlenizi oluşturduktan sonra, kitlenizin esiri olursunuz. Bir seçim yaparsınız, ilk seçimde özgür görünseniz de onun devamındaki gelişmeler, her zaman sizin istedikleriniz olmayabilirler ve aslında olmazlar da.

Show dünyasında sürekli parlak kalabilmek, çok yoğun bir çaba ister. İlk önceleri eğlenceli gelir. Yeni insanlar tanırsınız, mikrofonun arkasındaki insanın cazibesine kapılan kişiler sizi etkilerler. Ama zamanla onların sizi değil radyodaki sesi sevdiklerini anlarsınız. Bu durumda özel hayatınızla mikrofon arkasındaki hayat farklılaşmaya başlar. Bu çizginin devam edebilmesi için çaba göstermeniz gerektiğini ve artık diğer insanlar gibi özgür olmadığınızın farkına varırsınız.

Ben radyoculuk yaparken, gündüz devam ettiğim eğitimcilik işime ek olarak ve sadece dinlenmek için radyoculuk yaptım. Programımda daha özgür olmak için sponsor bile aramadım. Bulunduğum radyonun özgür atmosferinden dolayı, (elbette yine de bazı ilkeleri hiçe saymadan) rahat davrandım. Sözgelimi programların jeneriği yoktu, her seferinde başka bir şarkıyla başlardı. Gerçek adımı da kullanmadım. Hatta bir program fazla ilgi çekmeye başladığında veya ben sıkıldığımda bıraktım. Ara verdikten sonra başka bir program yaptım. Ama kalıcı olmak istiyorsanız, daha açık bir tabirle radyoculuktan “ekmek yemek” istiyorsanız, benim gibi davranamazsınız. Dinleyiciye, sponsora ve reytinglere oynamalısınız. Bu kötü müdür? Hayır. Kalıcı olmak istiyorsanız, siz popüler olmak zorundasınız ve kalıcı olmanın yolu “kaybedenlere oynamaktan geçer” denir.

Çok okumalı, çok dinlemeli ve insanları anlamaya çalışmalısınız. Entelektüel ve karmaşık konuşmalar yapın demiyorum. Ama yalın konuşmalarınızın arkasında sağlam bir arkaplan hissedilmelidir.

İyi bir radyocu olmak için çok konuşmanız da gerekmez. Sözgelimi, programınızda gerçekten farklı müzik parçaları yayınlıyorsanız veya alanlarında birer değer olan kişileri davet edip dinleyiciye önemli şeyler sunuyorsanız, yine iyi bir radyocu olabilirsiniz.

Fakat popüler bir radyocu olduğunuz halde, hayattaki vizyonunuz ve misyonunuz olduklarını hissettiğiniz şeylere hizmet etmediğinizi düşünüyorsanız, mutsuzluk hep sizinle olacaktır. Hayatınızda “haz”, olmayacak demiyorum ama “mutluluk” başka bir şeydir.

Baş rollerini Tom Hanks ve Meg Ryan'ın oynadıkları “Seattle’ın Uykusuzu” adlı film, radyoculuk konusunda size iyi bir örnek sunabilir. Bu filmi bana, radyoculuların çok önemli şeyler yapabileceklerine inanan bir dinleyicim önermişti.

Yazdıklarım aslında çok da bilinmeyen şeyler değil. Show dünyasını biraz gözlemlediğinizde siz de bunların farkına varabilirsiniz.
----------------------
Konuyla ilgili film-kitap önerileri yapmak-almak ve yorumlarınız için:
savassenel@yahoo.com
MSN:
:savassenela@hotmail.com

Labels: , , , , , , , , , , , , , ,

KALİTELİ ÜRÜNLER VEYA HİZMETLER VERİYORSANIZ VEYA ALIYORSANIZ, TÜKETİCİYİ VEYA DOSTLARINIZI BİLGİLENDİRMEK KADERİNİZDİR


Gittiğim seminerlerden birisinde “kaliteli ürünler veya hizmetler sunan kişiler, tüketiciyi-müşterisini eğitmek zorundadır” şeklinde çok ilginç bir ifade duymuştum. Bu ifadeyi duyunca, kendi öğretmenlik sürecimi şöyle bir gözden geçirdiğim gibi, bundan sonra nasıl bir hayat yaşayacağım da belli olmuştu; hayatım, sunacağım fikirler, ürünler ve hizmetler konusunda hem kendimi hem de başkalarını eğitmekle veya bunu sağlayacak kaynakları bulmak ve önermekle geçecekti.

Kaliteli ürünler veya hizmetler, özellikleri, fiyatları vs açısından farklıdırlar. Bu tür farklar, yeni sorular demektir. Çünkü her fark, karşımızdaki insanı soru sormaya iter. İster istemez sorgulanırsınız. Zaten bir farkla karşı karşıya kaldığınızda siz kendiniz de soru sorarsınız ve bu da çok normaldir.

Belki de “alengirli” bir kişiliğim olduğu için(!) hep “alengirli” şeyler dikkatimi çeker. (“Alengirli” tabiri bizim İç Anadolu’da “egzantirik, tuhaf” anlamına gelen bir ifadedir.) İlgimi çeken ve tarafı olduğum fikirler de, kullandığım ürünler ve hizmetler de anlaşılması dikkat isteyen şeyler olmuşlardır. İlgilendiğim bu şeyler de, genellikle başlarda insanların yadırgadıkları, ama zamanla dikkatlerini çeken ve değerleri anlaşılan şeyler olur. Bu becerimi ticarete taşıyabilseydim veya konunun “fırsatlar” yanı ilgimi çekseydi, şu anda bu yazıları yatımda yazıyor olabilirdim!

Dolayısıyla küçük yaşımdan beri, bir şeyleri anlatmak izah etmek zorunda kaldım. Çünkü düşüncelerim veya kullandığım şeyler farklıydı ve sürekli sorgulanıyorlardı.

Bu bazen beni çok da zorladı. Çünkü, sizlerin de yaşamış olabileceği gibi, bazen bir konudaki bilgim, o konudaki farkındalığım kadar güçlü olmuyordu ve önerdiğim şeyler konusunda sorgulandığımda gerekli cevapları veremiyordum veya nerede susmam gerektiğini bilmiyordum. İlgi duyduğum konuyla bağlantılı olarak, gerekli donanımı edininceye kadar geçen süreç, benim için ciddî bir sınav haline geliyordu.

Fakat bu süreç insanı olgunlaştıran ve yetiştiren bir süreçtir. Bugün baktığımda kullandığım temizlik maddesinden, savunduğum fikirlere kadar, her şey “alengirli” yani bir bakışta anlaşılmayan, (iknaya değil) açıklamaya gerek duyan şeyler. Çünkü belli bir kaliteleri var. İşporta malı değiller. Bilen biliyor, ama bilmeyenler haklı olarak açıklama istiyorlar.

Örnek vermek gerekirse; internetten alışveriş yapıyorum. Bazı insanlar, bunu sorguluyorlar. Garantili bir alışveriş imkânı olduğunu, oradan alışveriş yapmanın, mahalledeki bakkalımdan daha az güvenilir olmadığını anlatıyorum. Kullandığımız bulaşık sıvısının pahalı göründüğünü, ama konsantre olduğunu sekiz katına kadar sulandırılabildiğini, fiyatının yüksek görünmesine rağmen maliyetinin düşük olduğunu ve çevreye zarar vermediğini belirtiyorum. Bir bulaşık sıvısını, neden bakkaldan değil de internetten aldığımı anlatmak için “fiyat” ve “maliyet” kavramlarının farklı olduklarını anlatmak durumundayım. (Aslında tüketicinin bunu zaten biliyor olması gerekiyor, o başka.)

Veya dersimi vermekle yetinmeyip öğrencilerimin günlük hayatlarını da programladığımı açıklamak, haftanın ilk dersinde öğrencinin günlük hayatında İngilizce’ye ne kadar zaman ayırdığını neden anlamaya çalıştığımı izah etmek zorundayım. İngilizce’nin sadece gramer bilmekle değil, filmlerle, kitaplarla, ses dosyaları dinleyerek gelişebileceğini neden vurguladığımı anlatmak durumundayım. Çünkü “kaliteli” düzeyde İngilizce öğrenmenin yolu budur.

“Hayatımdaki her şey kalitelidir” diyemem. Ama vizyonum, her şeyde kaliteyi yakaladığım bir hayat. Bu durumda sanırım sorgulanmak, öğrenip anlamak ve anlatmak, benim hayatımın önemli birer parçaları olarak kalacaklar.

“Gülü seven dikenine katlanır” demişler. Şikâyet edecek değilim!
-----------
www.savassenel.com
-----------
Konuyla ilgili film-kitap önerileri yapmak-almak ve yorumlarınız için:
savassenel@yahoo.com

Labels: , , , , , ,

Sunday, July 15, 2007

(OLMASINI BEN DE İSTERDİM AMA) NE YAZIK Kİ KISA YOLUN KISASI YOK





Saygılar

Savaş ŞENEL

www.savassenel.com

Labels: , , , , , , , ,

BİR TÜR BAĞIMLILIK: YABANCI ÜLKELER GÖRMEK


Yabancı ülkeler görmek bir tür alışkanlık, hatta bağımlılık yapabilir. Bendeniz bu konuda, “bağımlı” durumuna düşmüş birisi değilim. Uzun zaman yabancı bir ülkeye gitmeyince krizler yaşamıyorum! Fakat bir çok kişi için az denecek sıklıkta yurt dışına çıktığım halde, yine de bunun bir alışkanlık hâline gelmeye başladığını farkındayım.

Yukarıda yazdıklarımı okuyunca, “bu yazar kişi yurtdışında ne yapıyor da, yurt dışına çıkmayı bu kadar özlüyor?” diye kendi kendinize sorabilirsiniz. Bu durumda da durumu “gün gibi aydınlatan” açıklamalar yapmam şart olur!

Efendim benim yurt dışına çıkmam tercümanlık mesleğimden dolayıdır. İngilizce öğretmenliğinin yanı sıra insanlar arası iletişimle
ve yazılı-sözlü tercümeyle de profesyonel anlamda ilgilendiğim için belli aralıklarla yurt dışına çıkmaktayım.

Beni bu konuda en çok heyecanlandıran şeylerden birisi, bir süre önce bindiğiniz bir uçaktan, bir süre sonra başka bir ülkeye; başka bir dünyaya inmektir. Her şey aynıdır, ama bir yandan da farklıdır. Her şey, ülkenizdeki şeylere benzer, ama tatları, görüntüleri ve sizde uyandırdıkları hislerde bir yabancılık vardır.

Yine de yabancı ülkeler görmekten keyif alışımın en temel sebebi, bir eğitimci ve yazar olarak, vizyonumun geliştiğini hissetmektir. Gerçi gittiğim ülkelerin ve kentlerin kültürel ve sosyal havasını çok derinden duyumsadığımı söyleyemem. Sonuçta iş toplantılarına katılıyoruz ve orada da bir çevrem yok. Ama sokaklarda dolaşmak, bir yerlerde oturup kahve veya çay içmek, o ülke insanlarıyla sohbet etmek ve bazı önemli yerleri ziyaret etmek bile bakış açınızı zenginleştirir. Mesela Nürnberg’deki büyük bir kilisenin bulunduğu meydanda kahve içmek ve fotoğraflar çekmek sıra dışı bir keyiftir.

Bir keresinde Almanya’da Hamburg’daydık. Hafta sonuydu ve ben sabaha kadar açık bir Türk kafesine gidiyordum. Elimdeki çantayla tenha sokaklardan geçmemek için barların olduğu bir sokaktan geçmiştim. Burada gördüğüm manzaralar, gece hayatının nasıl bir şey olduğu konusunda bana önemli fikriler vermişti. Yine Hamburg limanında açılan Balık Pazarına gitmiştik. Günlerden pazardı ve sabah saat sekizdi ve kocaman bir hangarda verilen konseri seyretmiştim. Herkes o saatte bira içiyordu. Bu da farklı bir anıydı.

Dubai’de halkın öğle uykusuna yatmaları ve akşam saat dörde kadar sokaklarda hayatın neredeyse durması, Çin’de çubukla yemek yemek; Malezya’da çayın poşette ve pipetle gelmesi; Hong Kong’ta bir dükkânda suyun külahla ikram edilmesi; Singapur’da kocaman bir su bardağında kahve içmek veya Almanya’da otobüslerin engelli vatandaşların kullanımı da uygun tasarlanmış olması gibi basit ayrıntılar bile çok ilgi çekicidirler. Bir keresinde Çin’in başkenti Pekin’e inmiştik ve on gün boyunca, aşağılara doğru inerek Hong Kong’tan çıkmıştık. İndiğimiz yerde, Pekin’de kar, Hong Kong’taysa ılık bir bahar havası vardı. (Hong Kong genellikle çok sıcak bir iklime sahiptir.) Ara sıra yağmur yağıyordu. Yabancı ülkelerde yağmuru seyretmeyi veya yağmura yakalanmayı çok severim.

Yine çok hoşuma giden şeylerden birisi de yabancı ülkelerdeki Türklerle sohbet etmektir. Benim için yabancı bir ülke olan bir yer, onlar için “gurbet” olmuştur. Özellikle Almanya’daki Türklerle sohbet etmek, insana hüzün verir. Onlarda, “Almanya’da yabancı, Türkiye’de Almancı” olarak tanımlanmanın iç burkan hüznü vardır ve bunu rastladığım her Türk vatandaşının yüzünde gördüğümü söyleyebilirim. Yabancı kentlerde Türklere has mekânlarda Türkiye’ye has şeyleri duyumsamak da güzeldir.
Mesela bir keresinde Singapur’da kocaman bir çarşıda yer alan Türk lokantasında Ajda Pekkan’ın “kimler geldi, kimler geçti” diyen hoş sesini dinlerken cam bardakta çay içme keyfini yaşamıştım. Çay sipariş ederken garsona “illâki çay vardır, ama ince belli bardakta mı gelecek, bana onu söyle” demiştim.

Yurt dışındayken, arkadaşlarımdan gelen telefonlara “şu anda Çin’deyim, dönünce görüşürüz” şeklinde cevaplar vermek de çok keyiflidir, laf aramızda biraz da havalıdır da! Bir keresinde, Şangay’da bulunmuştuk ve orada geçen son gecemizde, internet kafede sabahlamıştık. O sırada Türkiye’de gündüz vaktiydi. Arkadaşlarımızla sohbet etmiştik. En keyiflisi de, bir zamanlar Türkiye’de tanıştığınız ama o sıralarda yabancı bir ülkede olan dostlarla konuşmaktır. O sözgelimi Amerika’dadır siz de söz gelimi Çin’de veya başka bir ülkedesinizdir. Eski günleri konuşarak sıcak sohbetler edersiniz. Veya bir sabah siz Hong Kong’tayken sabah saat beşte telefonunuz çalar. Kendisi de yabancı bir ülkede olan dostunuz sizi Türkiye’de sanmaktadır ve o sırada Türkiye de gündüz olduğu için sizi aramıştır. Onun telefonuyla uyanır ve daha sonra internet üzerinden sohbet edersiniz. Bu keyfi ancak yaşayanlar bilirler!

Bu konuda daha pek çok şey yazılabilir. Şimdilik bu kadar diyorum!
----------
www.savassenel.com
-----------
Konuyla ilgili film-kitap önerileri yapmak-almak ve yorumlarınız için:
savassenel@yahoo.com

Labels: , , , , , , , , , , , , ,

Friday, June 15, 2007

KENDİ KENDİNİZE Mİ YABANCI DİL ÖĞRENİYORSUNUZ? O ZAMAN BİR DANIŞMANA İHTİYACINIZ VAR DEMEKTİR!



Labels:

Monday, June 04, 2007

ULUSLARARASI TÜRKÇE OLİMPİYATLARI


“Uluslararası Türkçe Olimpiyatları”, uzun zamandır hakkında yazı yazmak istediğim bir konu olarak karşımda duruyordu.
Bu yıl beşincisi düzenlenen “Uluslararası Türkçe Olimpiyatlarını” görünce, bu konuda yazmakta gerçekten çok geç kaldığımın farkına vardım.

Uzun soluklu ve çok ciddî emeklerin meyvelerinden (sadece) birisi olan Türkçe Olimpiyatlarının, şu anda gerçekten farkına varıldı ama, bu etkinliklerin gerçekte ne denli büyük bir girişim olduklarının aslında zamanla anlaşılacağını düşünüyorum.

Bundan yaklaşık olarak on beş yıl kadar önce, Kuşadası'na bir öğrencimin velisiyle görüşmeye gitmiştim. Öğrencim, müziğe sıra dışı bir kabiliyeti olan bir çocuktu ve Flamenko gitar çalıyordu. Babasının, bu konuda, bir eğitimciden tavsiyeler alması gerektiğini düşünüyordum. Öğrencimin babası turistik bir yer işlettiği için onu orada ziyaret etmiştim ve bu sözü geçen mekânda turistlerle de tanışma fırsatım olmuştu.

Burada bir grup Fransızla konuşurken, bu insanlar Türkçenin müzik gibi bir dil olduğunu ve kulağa çok hoş geldiğini söylediler. Ben de romantizmden mi, vatanseverlikten mi, yoksa safça bir öngörüyle mi bilmiyorum “Türkçenin, öğrenilmesi nispeten olay bir yapıya sahip olduğunu ve bir gün gerçekten bütün dünyada yayılacağını” söyleyiverdim. Bana gülümseyerek baktılar. Karşılarında iyi niyetli, çiçeği burnunda bir İngilizce öğretmeni vardı ve böyle bir şey söylüyordu.

Zaman içinde dünyanın değişik yerlerinde Türk okulları açılmaya başladı. Bugün “Türkçe Olimpiyatları” olarak karşımıza çıkan bu oluşum, işte bu okulların meyvesidir. Bu okullar açılacaklar, ilk öğrencilerini alacaklar ve bu öğrenciler ileri düzeyde Türkçe öğrenip, 100 farklı ülkeden geleceklerdi. Bu uzun soluklu bir hülyaydı ve herkesin hülyası da değildi.
Bir gün bir konuda sabırsızlık gösterdiğim bir anda, merhum annem bana şöyle demişti: “Telaşlanma oğlum, ömrün varsa görürsün.” Gerçekten de o hülyanın başladığından beri uzun zaman geçti ve ömrü olanlar bugün 100 farklı ülkeden gelen bu 550 genç ve çocuğun Türkçe konuştuklarını, Türkçe şiirler okuduklarını, Türkçe şarkılar söylediklerini gördüler.

Bunun bir İngilizce-yabancı dil öğretmeni için anlamı nedir?


Yabancı bir dili öğretirken, önce Türkçeyle, ana dilimizle dost olmamız gerektiğini her zaman belirttim. Dolayısıyla, anadiliylel dost olan birisi olarak, Türkçenin daha fazla ülkede konuşulması hoşuma gider. İkinci olarak, Türkçe Olimpiyatlarına katılan bu çocuklar, bir zamanlar Türkçe bilmiyorlardı ve onların çoğuyla anlaşmak için, belki de önce İngilizce kullanıldı, belki de o ülkelerin dili öğrenildi. Bazı insanların yaptıkları gibi İngilizceye veya yabancı dillere alerjiyle bakmak yerine, İngilizceye ve yabancı dil öğrenimine bir köprü işlevi yüklendi ve zamanla bu gençlere Türkçe öğretildi. Üçüncü olarak da, Türkçe, dünyanın bir çok yerinden gelen ve anadilleri ortak olmayan çocukların ve gençlerin İngilizce yerine kullandıkları iletişim dili oldu. Bu sebeplerden dolayı, bir Türk vatandaşı olarak heyecanlanmanın yanında bir İngilizce öğretmeni olarak da konu hakkında heyecan duyuyorum.

İngilizce öğrenmek isteyen kişilere,
hep konuyla ilgili bir hayal edinmelerini ve bunu belirli tarihleri olan bir hedef halinde yazmalarını tavsiye ederim.
İngilizcenin, Türkçenin tanıtılması için kullanılması, bu konuda konabilecek hedefler konusunda ilham verici bir örnek olabilir. Sizin İngilizce öğrenme amacınız elbette bu olmak zorunda değildir. Fakat, Türkçe Olimpiyatları, yabancı bir dil öğrenmenin, yabancı bir kültürün “kölesi” olmak anlamına gelmediğine, o kültürle kendi kültürünüz arasında bir köprü ve kişiyi zenginleştiren bir araç olabileceğine dair büyük bir vizyon vermektedir.

Türkçemi de yabancı dil öğrenmeyi de seviyorum. Çünkü ilki anayurdum, diğerleri de misafir olduğum diyarlardır.
-----------
www.savassenel.com
-----------
Konuyla ilgili film-kitap önerileri yapmak-almak ve yorumlarınız için:
savassenel@yahoo.com

MSN: savassenel@hotmail.com

Labels: ,

Sunday, May 06, 2007

ONLINE TÜRKÇE DERSLERİ-ONLINE TURKISH CLASSES (MSN & YAHOO MESSENGER ETC.)

YOU WANT TO PRACTISE TURKISH?- TÜRKÇE PRATİK Mİ YAPMAK İSTİYORSUNUZ? -NO TIME TO ATTEND A TURKISH CLASS OR YOU NEED SOMEONE TO PRACTISE TURKISH? DERSANEYE GİDECEK ZAMANINIZ MI YOK VEYA TÜRKÇE PRATİK YAPMAK İÇİN BİRİSİNE Mİ İHTİYAÇ DUYUYORSUNUZ? -
WE CAN STUDY TURKISH TOGETHER ONLINE-SİZİNLE ONLİNE OLARAK TÜRKÇE DERSLERİ YAPABİLİRİZ. (MSN MESSENGER OR YAHOO MESSENGER)

savassenel@hotmail.com
savassenel@yahoo.com

Labels: , ,

Wednesday, April 18, 2007

MSN MESSENGER VEYA YAHOO MESSENGER'DA MİKROFONLA-SESLİ İNGİLİZCE DERSLERİ


Labels: , ,

SHOW DÜNYASINDA TEVAZUYA YER YOKTUR!


Yıllarca öğretmenlik yaptım ve sınıfa sözlükle girdim. Bildiğim kelimelere bile baktım. Bunu yapmamın sebebi öğrencilerimi sözlüklerle tanıştırmaktı. Çünkü amacım benden bağımsız öğrenebilen bir öğrenci kitlesi yetiştirmekti. Önceleri beni bilgisiz sanırlardı. Ama sonraları bunun bir yöntem olduğunu anlarlardı. Sınıf dışında bana bir soru sorulduğunda, yakınımda konuyu benden daha iyi bilen birisi varsa, cevabı ondan rica ettim. Amacım kişileri her zaman daha iyi kaynaklara ulaştırmaktı.

Fakat sınıflarında “İngilizce bir kelimeyi bilmiyorsam, öyle bir kelime yoktur” diyen arkadaşlarım oldu. “Bu söylediğin şeyin gerçek olmadığını öğrencilerin bilmiyor mu” diye sorduğumda “hepimiz biliyoruz, bu sözüm ama öğrencilerin hoşlarına gidiyor” demişti. Akşamları dersteki bütün kelimeleri ezberleyen ve ertesi gün İngilizceyi yutmuş gibi rol yapan arkadaşlarım oldu. Ama önceden görmedikleri zor bir metni görünce de yorumlama zorluğu çekerlerdi.

Bağlı bulunduğum ekolde kendini kopyalatmak yani her insanın bağımsız olarak öğrenmesini sağlamak esastı. Elbette “tezgâhtarlık” yapıp kendimizi “satıyorduk” ama esas olan öğrencilerin de bizim gibi veya bizden daha iyi olabileceklerine inanmalarını sağlamaktı.

Sonra televizyon programları sundum ve radyo programları yaptım. Orada da eğitimcilik tarzım sürdü; paylaşmayı, öğrenmeyi ve başkalarının öğrenmelerine yardımcı olmayı seviyordum. Ama show dünyasıydı, farklı davranıyordum. Bu normaldi.

Fakat en çok zorluk çektiğim konu seminerler oluyor;Bilgi de meta olmuş ve bir “ürün” gibi pazarlanmayı gerektiriyor. Show dünyasının bir parçasısınız. Kitap önerdiğiniz anda riske giriyorsunuz. Bir keresinde dinleyicilerimin konuyu gözlerinde büyüttüklerini görünce “ben de öğreniyorum, telaşlanmayın, hepimiz öğreniyoruz” demiştim. Katılımcılardan birisi “kendisi daha öğreniyor, bize ne öğretecek” diye yorum yapmıştı. Sanırım başı ağrıyordu veya “her şeyi bilen” seminerciler tarafından uzun bir süre aldatılmıştı!

Artık show dünyasına girdiğimi kabul etmeliyim. Hemen kendime bir menajer tutmalıyım ki ben mutevazı bir tarz takip ederken o beni “satsın”. Yıllarca kendimizi çoğaltmaya çalışırken, bu “kendisine esir” etme tarzı, seminer veren insanları da pop starları gibi değerlendirme alışkanlığı beni yoruyor.

Sorun nedir? Star gibi davranmak çok mu zor? Hayır, böyle davranmak benim için zor değil. Ama kitap veya başka bir kaynak önermenin dezavantaj oluşu içimi acıtıyor. Sen yıllarca paylaşmaya alış, seminer verme fikrini paylaşım olarak gör, ama paylaşmaya değil aslında gösteri yapmaya gittiğin gerçeğiyle yüzleş…

Her şey, bir yere kadar bir gösteridir. Ama benim gösteriyim dinleyenlerimi eşsiz kaynaklarla buluşturmaya dayalı bir gösteri olmalıydı. Yıllardır okuduklarımla, yaşadıklarımla, gördüklerimle ve özümsediklerimle eşsiz bir değeri biriktirdim. Sorun kaynakları değil hâlâ hazır lokmaları almaya çalışan insanlar.

Ama madem oyunun kuralı bu, elden ne gelir! Savulun ben geliyorum! Benden ne bir kitap ne de bir kaynak adı duymayacaksınız. Böylece her zaman bize seminercilere, size tavsiyelerde bulunan insanlara muhtaç olacaksınız ve böylece çark dönecek!

Ama ben gene dayanamam, gene bir kitap, film veya başka bir kaynağın adı veririm. Eski alışkanlıklar zor ölürmüş!
-----------

www.savassenel.com

-----------
Konuyla ilgili film-kitap önerileri yapmak-almak ve yorumlarınız için:
savassenel@yahoo.com

MSN: savassenel@hotmail.com

Labels: , , , , , , , , , , ,

Tuesday, April 17, 2007

USTA ÇIRAĞINA UMUTLA BAKMIYORSA, NE GELİR ELDEN?


İlerlemek, ustalaşmak istediğim ve üzerlerinde çalıştığım birkaç konu var. Bunlardan birisiyle ilgili olarak bir kişinin bilgisinden yararlanmaya çalışıyordum. Bu kişinin kendisi de sık sık çırak yetiştirmek istediğini ama istekli kişiler bulamadığını söylüyordu. Ben de onun eleştirilerine açık olduğumu söyledim ve önerilerini sabırla dinlemeye hazır olduğumu belirttim. Hatta diğer bir arkadaşımla beraber, bize zaman ayırırsa, tavsiyelerini ders şeklinde dinleyebileceğimizi de belirttik. Fakat zaman içersinde aslında öğretmeye pek de istekli olmadığını farkına vardım. Belli zamanlar ayırıp konu hakkında bilgi vermeye yanaşmıyordu. Bir gün konuşurken, ben gülümseyerek hiçbir zaman onun gibi olamayacağımızı söyleyince, boş bulundu ve “tabi ki olamazsınız” dedi. Sesindeki ciddiyetten mesajı almıştım.

Çıraklarının gelişeceklerine inanmıyordu. Düşünün ki ben size İngilizce dersi veriyorum ama sizin bu dili öğreneceğinize de inanmıyorum. Ne kadar verimli bir eğitim süreci yaşayacağımızı tahmin edebilirsiniz! Bir gün onunla sohbet ederken, iddialı konuşmalarına karşılık ona şunu söyledim: “Siz bilen adamsınız, öğreten adam değil. Eğitimci olan benim, az şey değil ama siz sadece biliyorsunuz.” Ne dediğimi umarım anlamıştır.

Kendi alanında gerçekten üstat olan bu kişinin umutsuz olmasında pek çok sebep olabilir; Birincisi kendisini en özel hissettiği bir alanda rakip istemiyor olabilirdi. Çünkü o alan dışında kendisini gösterdiği başka bir alan yoktu. Aslında olması da gerekmiyordu. İkincisi çıraklarının hakkını vermediğinden birazcık bir şeyler öğrenenler onu bırakıyordu. Üçüncüsü takdir etmeyi bilmiyordu. Yani bir çırağın da zaman zaman takdir ve teşvik edilmeye ihtiyacı olduğunu farkında değildi. Bir insanı sürekli eleştirirseniz, en sonunda dayanamaz ve çekip gider.

Bu durumda ben bu üstatla çalışmayı bıraktım. Fakat bunda ana sebep, eserlerini incelemenin onunla olmaktan daha yararlı olduğunu farkına varmamdır. Çünkü öğrenmek istediğim alan, ortaya konmuş olan örnekleri dikkatle inceleyerek kendimi geliştirebileceğim bir alan. Siz hangisini tercih ederdiniz? Sizin gelişeceğinize inanmayan bir üstadı mı, sessizce ve sabırla size eşlik eden birden çok üstadı mı? Ben ikincisini tercih ettim. Eğer ki tek yol yine onunla çalışmak olsaydı yine sabreder ve ondan ipuçlarını alırdım ama beni buna mecbur eden bir durum yok.

İngilizce dersleri verirken veya bir konuda bir şeyler önerirken, karşımdaki insanın daha iyi olabileceğine inanırım. Çünkü herkes, gelişmesine yardımcı olacak kaynaklara sahiptir veya bu kaynakları bulabilir. Bazen tavsiyelerimin boşa gittiğini farkında olsam da, kendi hüsn-ü zan alışkanlığımın, insana ve yeteneklerime olan inancımın canlı kalması adına samimiyetle tavsiyelerde bulunmaya devam ederim. Karşımdaki bile bazen içinden güler; onu neden bu kadar önemsediğimi anlayamaz, aslında iyi bir alışkanlığımı canlı tutmaya çalıştığımı ve kendi iç disiplinimi koruduğumu farkına varmaz. Ben aslında kendime oynuyorum, bunu bilemez.

Öğrencisinin veya çıraklarının daha iyi olacaklarına inanmayan üstatlar veya hocalar bedbahttırlar, mutsuzdurlar. Çırakları gerçekten umutsuz olduğu halde gösteriye devam etme durumlarını da yaşadım. Ama gösteriye devam ettim. Çünkü bugün olmazsa yarın gösterinin gerçek muhatapları gelecek diye bekledim.

Ama size inanıyorum diye rol yapıp da iş ders vermeye gelince köşe-bucak kaçmadım.

Durum umutsuz da olsa gerçekten umutlu görünmek için değil, gerçekten umutlu olmak için çalışmak en iyisi değil mi? Sonuçta Allah’tan umuyorum. Neden umuduma bir karşılık vermesin ki?
-------
www.savassenel.com
-------

Konuyla ilgili film-kitap önerileri yapmak-almak ve yorumlarınız için:
savassenel@yahoo.com
MSN: savassenel@hotmail.com

Labels: , , ,

Tuesday, April 10, 2007

KİTAPLARLA ANILMAK İSTERİM; FENA MI EDERİM?





Saygılar

Savaş ŞENEL

www.savassenel.com

Labels: , , , , , , , , , , , ,

Monday, April 09, 2007

MSN MESSENGER VEYA YAHOO MESSENGER'DA MİKROFONLA-SESLİ İNGİLİZCE DERSLERİ


Labels: , ,

SAVULUN SİVİL GİRİŞİMCİLER GELİYOR!


Alışveriş dünyasında bir sürü değişiklik oluyor. Çin’den gelen ürünler v.s. derken ortalığı bir telaş aldı yürüdü. Bana göre Çin’in büyük bir değişimin başlangıcı olmasıyla birlikte, iş dünyasının, özellikle küçük ve küçük kalmaya azmetmiş esnafın görmediği önemli bir nokta var: Sivil girişimciler.

Bugün bazı şirketler, sivil girişimciye, yani girişimci ruh taşıyan ama yeterince sermayesi olmayan tüketicilere ek gelir ve parası olan ama zamanı olmayan kişilere de telif kazanma şansı açarak daha çok zaman vaat ediyorlar. Dağıtım ağı kurmak isteyenlere liderlik eğitimi veren Network21 gibi okullar bile var.

Kısacası bu şirketlerin ürünlerini kullanabilirsiniz, satabilirsiniz veya dağıtım ağı kurarak dönen cirolardan telifler-kalıcı gelirler alabilirsiniz. Özellikle belli bir düzeye gelen telifler sayesinde, bütün gün başka bir işte çalışmanızı gerekmediğinden, bu zamanı kendi hobileriniz, aileniz ve inançlarınıza hizmet için kullanabiliyorsunuz.

Bu sistemde dükkânlar yok, ama kişisel temas var. İnternet siteleri de var ama distribütörleri kişilerle yüz yüze ilişkiler kurdukları için iletişim de sıradışı bir kalitede. İnternet sitesi açıp “zengin olma” hayali kuran bir çok kişinin göz ardı ettiği yüz yüze teması da bu şirketler ihmal etmemiş oluyorlar.

Peki esnafın ve iş dünyasındaki insanların görmedikleri şeyler nelerdir?

Her sivil, artık her dükkânın rakibidir. Benim de üyesi olduğum şirketin internet sitesinde şu anda binlerce ürün var. Ben teorik olarak kullanabildiğim gibi satabiliyorum ve de distribütörlük verebilirim. Yani ben, ofisimin bulunduğu iş merkezindeki parfümeri dükkânının da, temizlik malzemeleri satan esnafın da, gözlükçünün ve diğer ürünleri satan bir çok kişinin de rakibiyim. Onların pastasından dilim alabilirim. Bazen kargo dağıtımcıları, bizi evde bulamadıkları için kendi ürünlerimi almak amacıyla kargo şirketlerine gidiyorum ve diğer insanlara gelen koli koli ürünleri de görüyorum.

Bu durumu zaman zaman esnaflar anlattığımda bana gülümsüyorlar. Ben de onlara gülümsüyorum. Hâlâ insanların dolaşarak alışveriş yapmaktan keyif aldıklarını, internet sitesinde ürün alınmayacağını, bunun Türkiye’ye uymayacağını söylüyorlar. Dükkânlarında müşteri bekliyorlar. Bu “uçakların uçmadığına” inanmak kadar büyük bir saflık! Dükkanlar birer birer kapanıyor, sebeplerini sadece krize bağlıyorlar.

Bugün bu kriz ortamında, kişiler, sabah dokuzdan akşam yedilere hatta işlerini kaybetmemek için dokuzlara kadar çalışıyorlar. Bu kişilerin geri kalan azıcık zamanlarını markette kasa önlerindeki kuyruklarda beklemek için can attıklarına inanmak gerçekten zor. Bunun yerine tavsiyeyle tanıdıkları ve kullanmış bulundukları ürünleri telefonla, internet aracılığıyla veya başka bir sivil girişimciye sipariş vererek almaları çekici bir çözüm olarak duruyor.

Güler yüz, kaliteli ürünlerle ve hizmetler önemli. Ama zaten bunları bir çok kurum vaat ediyor. Tüketici artık ek gelir ve soluk alabileceği daha fazla zaman peşinde. Aile ve dostluk ilişkileri sadece ekonomik sebeplerden dolayı değil zamansızlık sebebiyle de kopma noktasında. Bunu gören şirketler, ciddî bir fark sunuyorlar.

Otuz yıldır kullandığınız bir ürünün yanında, onunla aynı kalitede veya ondan kaliteli ama bir yandan da size ek gelirler ve daha ötesinde zaman sunan bir marka var. Hangisini tercih ederdiniz? Elbette “vefa” duygusuyla, sizi birey olarak hiçbir zaman tanımamış olan bir şirkete bağlı kalabilirsiniz. Çünkü çocukluğunuzdan beri yaptıkları reklamlarla sizinle aralarında bu duygusal bağı kurmuşlardır. Ama bugün pek çok insan ikinci şirketi tercih ediyor. Çünkü hem duygusal bağ var hem de sizi üretken bir tüketici olarak tanıyorlar.

Biz tüketicileri tek taraflı bir “aşkla” kendilerine bağlayan ve ondan sonra işin “duygusal” pastasını kendileri yiyen şirketlerin saltanatı artık yetmedi mi?

Ne dersiniz?
-----------
www.savassenel.com
-----------
Konuyla ilgili film-kitap önerileri yapmak-almak ve yorumlarınız için:
savassenel@yahoo.com
MSN: savassenel@hotmail.com

Labels: , , , , , , , , , , , , ,

“RANDEVUSUZ ÇIKMAM!” DESEM ÇOK HAVALI MI OLUR?


Kendisinden randevu istediğinizde, karşınızdaki kişi “randevuya ne gerek var yahu? İstediğin zaman gel” diyorsa, Sakın ola fazla sevinmeyin. Eğer beş dakika uğrayıp selam verecekseniz sorun yok. Ama ciddî bir şeyler konuşacaksanız, ziyaret edeceğiniz kişinin sizi çok ciddiye almadığını bilin.

Bazı kişiler zaten çok yoğundurlar, gerçekten de randevu veremezler ama siz de kırmak istemezler. Sizi davet ederler. Bu kişiler, aslında sizinle ilgilidirler ama hayat tarzları bir anda bir kaç kişiyle görüşmelerini gerektiriyor olabilir. Bu yazı, bu tür kişilere sitem içermiyor.

Fakat randevu almak neden önemli, size açıklamak isterim

Beni en çok bekletenler veya en verimsiz görüşmeleri yaptığım kişiler, “randevuya ne gerek var?” diyenlerdir. Çünkü size randevu vermemeleri aslında sizinle çok da ilgilenmeyecekleri veya ilgilenemeyecekleri anlamına gelir. Çünkü “randevu vermedikleri” için sizin gittiğiniz süre zarfında başka misafirleri de olur ve sizinle tam olarak ilgilenemezler.

Randevu vermeyişlerinin diğer bir sebebi de, sizi günlük hayatlarına monte etme alışkanlıkları olabilir. Başka bir ifadeyle sizinle birlikteyken bilgisayarlarının monitörüne bakmaya devam ederler. Telefon görüşmelerine ara vermezler. Size randevu vermeye gerek duymamalarının anlamı, “ben zaten işlerime yapmaya devam edeceğim, sen merak etme, benim programımı bozamazsın” anlamına geliyor olabilir.

Görüşmek istediğiniz kişi size “on dakikam var. Sizinle on dakika görüşebilirim, şu saat gelin” diyorsa bu güzel işarettir. Sizinle on dakika da olsa büyük ihtimalle dolu dolu ilgilenecektir.

Buradan yola çıkarak, tevazu işareti sandığımız şeylerin aslında ilgisizlik işareti olduklarını söyleyebilirim. “Randevuya gerek yok canım” ifadesi aslında tevazudan çok özensizlik anlatır. Sizin olaya yüklediğiniz ciddiyeti ortadan kaldırıp, kendi özensizliklerini hoş gösterme çabasıdır.

Konu biraz farklı olsa da ”paranın ne önemi var” diyenlerin tavrı da aslında budur. Para gibi “önemli” bir kavramın önemini göz ardı ederek, sanki ilerde size açacakları maddî yaraların pansumanını daha önceden yapıyor gibidirler. “Randevuya ne gerek var” diyen kişi de “paranın ne önemi var” diyen kişi de sonunda sizi göz ardı eder ve kendi işlerine bakarlar. Bu iki ifadenin ortak yanı, telaffuz edenlerin sizi değil, sadece kendilerini düşünmeleridir.

Bu sebeple bütün görüşmelerimde randevu almaya veya randevu vermeye çalışırım. Kendimi görüşmeye hazırlarım. Kendi ofisimi düzenlerim. Eksikleri gideririm. Görüşmeye hazır hissetmek hoşuma gider. Randevu almadan ziyaret ettiğim dostlarım eğer benimle ilgilenemezlerse fazla şaşırmam veya alınmam. Aslına bakarsanız, mekânlarına girmeden önce telefon ederim geldiğimi haber veririm. Müsait değilse de yanına gitmem. Baskın yapmak hoşuma gitmez!

Bu sebeple randevu almadan bir yere gitmeyin ve bütün ayrıntıların net olduğundan emin olmadan da iş anlaşması yapmayın derim.

Yanlış mı derim?
-----------
www.savassenel.com
-----------
Konuyla ilgili film-kitap önerileri yapmak-almak ve yorumlarınız için:
MSN: savassenel@hotmail.com

Labels: , , , ,

Wednesday, April 04, 2007

BU SEFER SİZE ÜSKÜDAR-EYÜP SULTAN HATTINDAN YAZIYORUM



Eyüp Sultan’da bulunan ve genellikle online çalıştığım şirkete haftada iki gün giderim. Bu günlerde gidiş ve dönüş programımı ayarlayarak Eyüp Sultan-Üsküdar seferi yapan motorlara-şimdi gemi sınıfına dâhil dolmuşlara-binerim. Bu hat, İstanbulluların değerini bilmedikleri bir hattır. Sadece 1,3 YTL’ye eşsiz bir gezi yapabiliyorsunuz. Bu hattaki motorlar, Üsküdar’dan yola çıkar ve sonra Karaköy, Eminönü-Haliç, Kasımpaşa, Fener, Balat, Hasköy, Ayvansaray, Sütlüce’ye uğradıktan Eyüp’e ulaşırlar. Sonra da aynı rotayı Üsküdar’a doğru takip ederler.

Bu motorlar Eyüp Sultan’dan başlayarak iki taraftaki iskelelere tek tek uğrayıp mekik dokuyarak Üsküdar’a doğru süzülürler.

Ben bu motorlarda çay ocağının olduğu büfe kısmına geçerim. Büfe kısmında genellikle bir masa vardır ve orada oturmayı tercih. Burada kitap okur, büfe çalışanlarıyla ve oraya sohbete gelen gemi çalışanlarıyla söyleşiler yaparım, bazen de bilgisayarımı açıp çalışmalarımı gözden geçiririm veya yeni bir yazı yazarım. Bu motorlarda güzel çay yapılır. Mevsim kışsa salep de hoştur. Bazen dalgalar, motora beşik muamelesi yaparlar. İçiniz ürperir. Deniz, içinizde varsa “dünyaya kazık çakma arzunuzu” şöyle bir sallar.

Yazları eğer ilk motora binmişsem güvertede kestirdiğim olur. Uyuyup kalmak sorun olmaz, görevliler veya yolculardan biri uyuyanlara dokunarak son durağa geldiğimizi hatırlatırlar. Özellikle Ramazan Günlerinde, iftar öncesi, ılık havada güverteye oturup açlıkla terbiye olan ve toksinden arınmış bitkin bedeninizi duyumsamak çok hoştur. Uzaktan Üsküdar, görünür, ezan yakındır ve sokaklarda sessizlik hâkimdir.

Şimdi de motorun büfesindeyim, masamdayım. Karşımda deniz, sağımda deniz. Bazen başımı kaldırıp üzerine akşam çöken denize bakıyorum. Uzaktan geçen bir geminin dalgası bizi sallıyor. İkinci bardak çayımı da içmişim, yanımda duruyor. Üsküdar bize yaklaşıyor. Birden birisi camı tıklatıyor. Başımı kaldırıp bakıyorum. Cama vuran kişi, yolculuğun başında sohbet ettiğimiz Amerikalı turist. Eminönü iskelesinde inerken bana bir selam veriyor. Üsküdar-Eyüp hattında bir çok turistle tanışıp sohbet ettiğimi de söyleyebilirim. Bu da ayrı bir keyiftir.

İstanbul’u seviyorum. Yabancı ülkeler gördüm. Oraları da sevdim. Bir kadını seven, bütün kadınlara saygı, bir çocuğu olan bütün çocuklara şefkat duyarmış. Bir kenti ve insanlarını seven de bütün kentlere yakınlık hissedermiş. Ben de bu gruptanım.

Üsküdar’a yaklaşırız, toplanma zamanım gelir. Eşyalar toplarken, büfe çalışanlarına son bir şaka yapılır. Gülüşürüz. Biraz sonra karaya ayak basıp kalabalığa karışırım. Bir dahaki Eyüp seferine kadar karadayımdır.

Bu keyfi siz de yaşayabilirsiniz. İstanbul’a gelen tanıdıklarınızı da bu keyifli yolculuğa çıkarabilirsiniz. Motorla Eyüp’e geçebilir, orada Eyüp Sultan Hazretlerini ziyaret edip, semtin huzur dolu atmosferini soluyup sonra da bir motorla yeniden Eminönü’ne veya Üsküdar’a dönebilirsiniz.

Neden olmasın?
----------
www.savassenel.com
----------------------
Konuyla ilgili film-kitap önerileri yapmak-almak ve yorumlarınız için:
savassenel@yahoo.com
MSN:
savassenel@hotmail.com

Labels: , , , , , , , , , , , , , , , , , , ,

Monday, April 02, 2007

MSN MESSENGER VEYA YAHOO MESSENGER'DA MİKROFONLA-SESLİ İNGİLİZCE DERSLERİ


Labels: , ,

KİTAPLAR TEORİK ŞEYLER MİDİR?


Kitap okumayı önerdiğim zaman, sık duyduğum cevaplardan biri de şudur: “Kitaplar teorik bilgiler, hayata uymayabilirler.” Bu cevap, bir açıdan doğru bir açıdan da yanlıştır. Neden doğru olduğuna bakalım:

Siz bir kitaptan okuduğunuz veya seminerden edinmiş olduğunuz bilgileri uygulayana kadar, o bilgiler “teorik” kalacaklardır. Yazarın sizin geleceğinizi gördüğünü varsaysak bile, siz ayağa kalkıp öğrenmiş olduğunuz şeyleri uygulayana kadar, her şey teoriktir. Okuduğunuz kitap Kutsal kitabınız bile olsa aynı şey geçerlidir.

Ayrıca, insanların yazdığı metinler için konuşursak, hiçbir insanın gerçekliği tam olarak size uymaz. Bir kitap yazılıp basılana kadar bir çok şey değişebilir. Bu kitabın 1 saniyede yazılıp-basıldığını ve sizin de onu o 1 saniye içinde okuduğunuzu varsaysak bile, o 1 saniyede birçok şey değişmiş olabilir ve olacaktır da. Dolayısıyla sizin hayatınız, yazarın yaşadıklarından veya gördüklerinden farklı bir gerçekliktir. Başka bir deyişle sizin hayatınız yazarın hayatına hiçbir zaman tam olarak uymaz. Pekiyi bu kitap okumanın veya başkalarının deneyimlerini öğrenmenin yararsız olduğu anlamına mı gelir? Elbette hayır. Burada misyon devreye girer; hayattaki misyonunuz ve vizyonunuz netse, her yerde işinize yarayan bir şey bulabilirsiniz. Sözgelimi internette gezinmek, başkaları için zaman kaybı olurken, sizin için verimli bir etkinlik olabilir.

Gelelim kitapların teorik kaldıkları iddiasının doğru olduğu yerlere; ben de bazı kitaplar için bunu düşünürüm. Özellikle yapmadıkları işlerle ilgili kitaplar yazan kişilerin yazdıkları bana bu izlenimi verir. Mesela liderlik konusunda kitaplar okurken bu duyguyu yaşarım. Hayatlarında on kişiye bile liderlik yapmamış, hatta iyi birer takipçi bile olmamış insanların kitapları bana bu hissi verir. Değişik kitapları inceleyerek derledikleri şeyleri yazarlar. Yazdıkları yararsız mıdır? Hayır. Ama konuyla içli dışlı olmadıklarını sadece gözlemlediklerini hissedersiniz. Bununla birlikte profesyonel bir okuyucu yine de bu kitaplardan yararlı şeyleri toplayabilir. Özellikle bazı okullarda okutulan ve hayatında hiçbir zaman kapıdan veya tezgâh arkasında satış yapmamış insanların, bu konuları anlatmaları biraz gariptir. Elbette herkes satış yapar, ama kapıdan veya tezgâh arkasında satış yapmamış birisinin sunumları bana eksik gelir. Zaten bu tür kitaplar, kapaklarıyla ve tasarımlarıyla çok itici bir görünüm çizerler. Kitabın yazarı daha kendi kitabını sevimli gösterememiştir. Bir de satış sanatını öğrettiğini iddia ettiği bir kitap yazmıştır.

Bununla birlikte yaşadıklarını anlatan kişilerin kitapları yararlıdır. Sadece gözlemlerin veya hayallerin anlatıldığı kitaplar da yararlıdır. Kitaptan sizin için gerekenleri toplayacak, bunları hayatınıza uygulayıp sonuçları test edecek kişi sizsiniz. Dünyanın en doğru bilgisini de alsanız, o bilgiyi doğru olarak uygulamanız ve sonuçlarını bizzat yaşayıp-ölçmeniz gerekir. Bunu yapmak biraz zahmetli görünebilir ama gittikçe zenginleştiğinizi ve seçeneklerinizin çoğaldığını göreceksiniz. Keşfetmek için yıllarınızı harcamanız gereken şeyleri, kitaplardan öğrenebilirsiniz. Yok “eğer benim zamanım çok” diyorsanız, siz bilirsiniz. Hayat, “bir demet seçimlerden ibarettir” derim.
----------
www.savassenel.com
---------
Konuyla ilgili film-kitap önerileri yapmak-almak ve yorumlarınız için:
savassenel@yahoo.com

MSN: savassenel@hotmail.com

Labels: , , , , , , , ,

“İNSAN KAHRI” ÇEKMEDEN LİDER OLUNUR MU?





Saygılar

Savaş ŞENEL

www.savassenel.com

Labels: , , , , , , ,

İNTERNETİN NE OLDUĞUNU FARKINDA MIYIZ?


Bugünlerde bir internet tutkusu başladı. Kitaplarla fazla tanışık olmayan yurdumun anne ve babaları “mızıldanan” çocuklarının ve işgüzâr öğretmenlerin etkisiyle evlerine internet sokmaya başladılar. Öğrencilerin okuması konusunda fazla endişeli olmayan bir çok öğretmenin, internet konusunda bu denli tutkulu olmaları da ayrıca traji-komik bir konudur.

İnternet nedir? Çağın en büyük bilgi havuzu olmakla beraber, insan zihninin odaklanması konusunda en büyük engeldir de. Çağımız insanı bunu farkında bile değil. İnternet size milyarlarca sayfa dokuman, imaj ve milyonlarca film sunar. O gördüğünüz ekran, çağın en büyük dikkat dağıtıcısıdır. Kaç kişinin bunu farkında olduğunu merak ediyorum.

Belli bir yaşın insanı olarak, online olan bir bilgisayarda çalışmadığımı söylemeliyim. Benim evimde internet yoktur ve kitap tercümelerini evimde yaparım. Çünkü online olan bir bilgisayarda yapılabilecek yegane çalışmalar, araştırma, haberleşme veya önceden hazırladığınız çalışmaları internet ortamına aktarmaktır. MSN messenger gibi şeyleri açık tutuyorsanız veya e-mail kutunuza sadece belli saatlerde bakma alışkanlığınız yoksa, zaten internet sizin “can düşmanınızdır”. Herhangi bir çalışmaya odaklanmayı beklemeyin.

Bir gencin belli bir yaşta sürücü ehliyeti alarak araba kullanabilmesi gibi, internet konusunda da ehliyet gerektiğine inanıyorum. İnternet, kuşkusuz harika bir icat. Ama insana yapabileceği katkının veya verebileceği zararların sınırlarını kaç kişi biliyor?

Fotoğraflarda illa ki bir laptopun veya bilgisayarın önünde poz veren insanlara da gülümseyerek bakıyorum. Bununla nasıl bir mesaj vermek istiyorlar anlamıyorum: Zihinlerinin internetle darmadağın olduğunu mu, çok zekî ve modern olduklarını mı veya başka bir mesajı mı?

İnternet iki şekilde dikkat dağıtır: Yararlı ve ilgili olduğunuz bir konuda çalışırken ve diğer görevlerinizi ihmal ederek, internette kaybolursunuz. İkincisi tamamen zararlı veya sizin için hiçbir amaca hizmet etmeyen konularla zamanınızı öldürürsünüz. Sözgelimi e-maillerinizi okursunuz, ama üye olduğunuz e-grupları dikkatle ve hedefleriniz doğrultusunda seçmediğiniz için, vaktiniz heba olur gider. Elbette kumar veya ona benzer kötü bir şey yapmıyorsunuzdur ama belli bir hedefe doğru da gitmiyorsunuzdur.

Dolayısıyla bırakın interneti, bilgisayarın bile ne olduğunu bilmeyen anne ve babaların evlerine ve çocuklarının odalarına internet sokmaları ve çocuklarını onunla baş başa bırakmaları hiç de akıllıca değil. Bu konuda ciddî bir eğitim almaları gerektiğini düşünüyorum.

Ben temelde yararlı ve zaten hayatımıza girmiş olan bu icada, internete karşı değilim. Ehliyetsiz ve bilinçsiz kullanımına karşıyım. Hayattaki öncelikleri ve hedefleri konusunda yeterince bilinçli olmayan kişilerin, interneti kurtarıcı olarak görmelerine yanlış buluyorum.
-----------
www.savassenel.com

-----------
Konuyla ilgili film-kitap önerileri yapmak-almak ve yorumlarınız için:
savassenel@yahoo.com

MSN: savassenel@hotmail.com

Labels: , , , , , , , , , , ,

Saturday, March 31, 2007

MSN MESSENGER VEYA YAHOO MESSENGER'DA MİKROFONLA-SESLİ İNGİLİZCE DERSLERİ


Labels: , ,

İLGİLENDİĞİNİZ KONULARDA NET HEDEFLER KOYARAK ÇALIŞMANIN İKİ BÜYÜK YARARI





Saygılar

Savaş ŞENEL

www.savassenel.com

Labels: , , ,

Wednesday, March 28, 2007

MSN MESSENGER VEYA YAHOO MESSENGER'DA MİKROFONLA-SESLİ İNGİLİZCE DERSLERİ


Labels:

VAPURDA TANIŞTIĞIM BİR MÜHENDİSİN ANLATTIKLARINDAN İLHAMLA





Saygılar

Savaş ŞENEL

www.savassenel.com

Labels: , , , , , , , , , , , , , , , ,

ÖRGÜTLENMEK GÜZEL BİR ŞEYDİR, ÖNERİRİM!





Saygılar

Savaş ŞENEL

www.savassenel.com

Labels: , , , , ,

ÜNİVERSİTELER, GİRİŞİMCİ YETİŞTİRİRLER Mİ?


Üniversiteler, girişimci yetiştirmezler. Buna mecbur da değillerdir. Fakat ne yazık ki bir çok kişi, üniversitelerden bunu bekler.

Ben, girişimci bir çok genç görüyorum; okul programıyla kendi girişimleri arasında sıkışıp kalmış durumdalar. Derslere giren hocaların pek azı girişimcidirler, hatta hiç bir girişimci yoktur. Çünkü seçimlerini yapmışlardır ve akademik kariyer yapmaktadırlar. Fakat sebep ne olursa olsun, girişimcilikle ilgisi olmayan bir insan, size girişimcilik adına ne verebilir ki?

Üniversitedeki bir hocanın, gençleri satış sektörüne teşvik ettiklerini düşünebiliyor musunuz? Üniversite öğrencisiyseniz, gidin hocanıza şu soruyu sorun: “Ben satış sektörünü öğrenmek istiyorum ve yarın simitçilikten başlayacağım” bakalım tepkileri ne olacak?

“Bir akademisyen için insanların ayağına gidip de bir şey satmak iticidir. “Öyle de olması gerekir” diyeceğim onu da diyemiyorum. Çünkü bir bilim adamı da elindeki proje için destek veya sponsor aramak zorunda kalabilir. Ama ben satış sektöründe birer yıldız olabilecek çocukların memur olmaya teşvik edildiklerini, maaşın en büyük garanti olduğu fikrine inanmaya davet edildiklerini çok gördüm. Bu bana üzüntü de vermiştir. Memur olmak, maaşlı çalışan olmak kötü müdür? Elbette hayır. Ama Kendisi iş kurup binlerce insana istihdam alanı açabilecek birisini maaşın getirdiği rahatlık tuzağına itmek ne derece mantıklıdır bilmiyorum.

Üniversitelerin girişimciler yetiştirebileceklerine inanmadım, inanmıyorum. Üniversitelere bir sürü konuşmacı gelir, bir şeyler anlatırlar. Bunların çoğu sokaklardan yetişmiş, kapıdan satış yapmış veya bir şekilde sıkıntı çekmiş insanlardır. Öğrenciler, bunların arasından en deneyimli olanları değil, en ünlü olanları dinlemeye giderler ve girişimci olmakla “girişken” olmayı karıştırırlar. Her gün birkaç şirkete CV göndermenin “girişimcilik” olduğunu sanırlar. Aileden girişimci değillerse, üniversitede de o ruhu kazanamazlar.

Robert Kiyosaki gibi bir şirkete girip satışı veya başka bir alanı öğrenme amacı da güderler. Ama çoğu girdiği şirkete kapılanır ve br süre sonra maaşları, kesintileri hesaplar hale gelirler, KDV zarfı vs doldururlar. Artık masalarını veya ofislerini bırakıp da iş kurmak iyice zor bir hale gelir. Patronları da ilkokul mezunu falansa bir yandan da ondan şikâyet ederler. “Şuna bak şuna ilkokul mezunu ne olacak beni anlamıyor” derler.

Benim yarım zamanlı çalıştığım işyerinin sahibi de bir üniversite mezunu değil. Fakat onu incelediğim zaman, üniversitede hocalık yapmış birisi olarak şunu farkına varıyorum: Onun verdiği kararları bir üniversite mezununun vermesi imkânsız. Bazen çılgınca denecek şeyler yapar. Şimdi daha iyi anlıyorum ki, bunları bir üniversite mezunu yapamaz, bu risklere giremez. Böyle bir eğitim almamış, donanmamıştır. Çünkü bu girişimci ruh birkaç kez iflas etmeden, başarısız olmadan gelmez. Ama bir üniversite öğrencisine verilen şudur: “Riske girme!”

Bugün çok uyanık olan insanların bir zamanlar, çok hata yaptıklarını ve belki de bir sürü para batırdıklarını, üniversite mezunlarına anlatamazsınız, çünkü anlamazlar, anlayamazlar. Bu sebepten patronların çoğu üniversite mezunu değillerdir. Güvenecek diplomaları olmadığından kendilerine güvenmek zorunda kalmışlardır ve büyük işler kurmuşlardır. Çaresizlik, onların kurtuluşu olmuştur. Bazen ilkokul mezunu bayanlara rastlıyorum; gururlarını ceplerine koymuş ve çevresindeki kadınlara takım çalışmasını ve dürüstçe para kazanmayı öğretmektedirler. Üniversite mezunlarının ancak on yıl sonra alabileceği parayı ve ailesine ayırabileceği kat kat fazla zamanı kazandıklarını görüyorum. Sebep nedir? Güvenecekleri bir diplomaları olmaması!

Bugün üniversite mezunları da çaresizdir ama gururlarıyla ve diplomalarıyla “kapağı atacak” bir ofis aramaktan kendi yeteneklerini farkına varamazlar. Ben bir adamla tanışmıştım. Kapanmakta olan bir bankanın şubesini başka bir bankaya satmayı başaracak kadar becerikliydi. Ama kendi işine insanları davet etmek fikri ona korkunç geliyordu. Bence sebep açıktı: Üniversite mezunuydu, banka müdürüydü ve bunun ona verdiği gereksiz bir gurur vardı. Hayatımda gördüğüm en ilginç örneklerden biriydi.

Herkes, girişimci olmayacak elbette. Türkiye’de ara eleman da gerekli. Vatana hizmet etmenin tek yolu girişimci olmak da değil; işini seven memurlara, bürokratlara veya işçilere de ihtiyaç var. Benim vurgulamak istediğim gençlere bu konuda eğitim verilmesi ve gerçekten girişimci ruh taşıyan insanların ara eleman olma sürecini yaşamakla birlikte büyük düşünmeye teşvik edilmeleri. Ama gerekli bedeli ödemeyen insanların da “ben girişimci olacağım” diye de ortada dolaşması da bana ters geliyor. Kimin girişimci kimin “girişken” olduğunun net bir şekilde tanımlanması da ayrıca bir isteğim.

Sanırım bugünün Türkiye’sinde çok şey istiyorum.
----------
www.savassenel.com
-----------
Konuyla ilgili film-kitap önerileri yapmak-almak ve yorumlarınız için:
savassenel@yahoo.com
MSN: savassenel@hotmail.com

Labels: , , , , , , , , , , , , , , ,

Monday, March 26, 2007

MSN MESSENGER VEYA YAHOO MESSENGER'DA MİKROFONLA-SESLİ İNGİLİZCE DERSLERİ


Labels:

"HATASIZ GİRİŞİMCİ OLMAZ" DESEM?





Saygılar

Savaş ŞENEL

www.savassenel.com

Labels: , , , , , , , , , , , , , , , ,

AYIPLIYORUZ... BELKİ DE KISKANIYORUZDUR... KİMBİLİR?





Saygılar

Savaş ŞENEL

www.savassenel.com

Labels: , , , , , , , , , , ,

Saturday, March 24, 2007

MSN MESSENGER VEYA YAHOO MESSENGER'DA MİKROFONLA-SESLİ İNGİLİZCE DERSLERİ


Labels:

Saturday, February 24, 2007

MENFAATÇİ OLMAYI NE KADAR İSTİYORUM BİLSENİZ!





Saygılar

Savaş ŞENEL

www.savassenel.com

Labels: , , , , ,

Thursday, February 15, 2007

YAŞADIĞIM İLGİNÇ DİYALOGLARDAN ÖRNEKLER





Saygılar

Savaş ŞENEL

www.savassenel.com

Labels: , , , , , ,

OKUMANIN ÇOCUKLUKTA BANA KAZANDIRDIKLARI


Sanırım ortaokul son sınıftaydım. Aktif ve hareketli bir arkadaşım bir sohbet esnasında bana nasıl bir dünya kurmaya çalıştıklarını anlattı. 12 eylül ihtilalinden belki bir yıl önceydi ve bu arkadaşım azı toplantılara katılıyordu. Beni de bu toplantılardan birisine davet etti. Herkesin eşit olduğu, zulmün, açlığın ve haksızlığın olmadığı bir dünya ve sistem kurmak istediklerini anlattı. Ben onu sadece dinledim ve davet ettiği toplantıya da gitmedim.

Bu çocuk, belki benden daha zekî ve akıllı bir çocuktu ama bir eksiği vardı: Anlattıklarının ütopya olduğunu farkında değildi. Çünkü okumuyordu. Kendisine anlatılanların ne derece doğru olduğunu ölçebilecek bir bilgi birikimi yoktu ve ne yazık ki zekâ da her zaman yeterli olmuyordu.

Benim farkım neydi? Ben okuma yazma bilmediğim günlerde bile annemin okuduğu kitapları dinledim. Sonra gariptir ki ilkokulda babamın konuya el atmasıyla zar-zor okuma yazmayı öğrendim. Fakat ondan sonra sürekli okudum. Çizgi romanlar, romanlar, hikâyeler, tarih kitapları, şiirler vs. Evet ortaokulu bitirene kadar da bayağı okumuştum.

İnsanların hatasız olamayacaklarını, tamamiyle barış dolu, hiç kimsenin aç ve yoksul olmadığı bir dünyanın sadece bir hayal veya skoru yüksek tutmaya yarayacak bir hedef olduğunu farkına varmıştım. İnsanların olduğu yerlerde çatışmaların kaçınılmaz olduğunu, dünyanın bir cehennem olması gerekmese bile bir cennet de olamayacağını anlamıştım. Gariptir ki bunu bilmek bana derin bir acı vermiyordu ve umut dolu bir çocuktum. Fakat herkesin eşit olduğu bir dünya masalına inanmamıştım.

Buna inanmayışım da bana mesajı veren arkadaşımın etkisi vardı. Serseri, düzensiz ve ağzı bir çocuktu. Fakat işin ilginç yanı, başka çocukları etkiliyordu. Konunun diğer bir ilginç yanı da, elçinin aslında mesajın kendisi olduğunu veya öyle göründüğünü biliyordum. Aile terbiyemden ve daha çok da okuduğum kitaplardan şunu öğrenmiştim: Kirli bir ağızdan ve yaşamdan nezih bir dünya kurulabileceği iddiasını duymak hiç de inandırıcı değildi. Peki nezih birisi anlatsa ne fark ederdi? Sanırım bir şey fark etmezdi. Çünkü anlatılanın bir masal olduğunu farkındaydım.

Okumak, beni her zaman yapılandırmıştır. Merkezinde kitap olan etkinlikler, beni her zaman çekmiştir. Gördüğüm her çalışmaya veya harekete katılmam, hepsi de doğru olsa bile mümkün değildir. Ama kitapla ve eğitimle büyüyen organizasyonlar, sadece sözle büyüyen organizasyonlardan daha çok ilgimi çekmiştir. Çünkü kitaplar ve kayıtlar, tekrar tekrar okunabilir, dinlenebilir. İnandığınız bir hareketin kitapları ve diğer kaynakları varsa, ağzınız laf yapmasa bile başka insanlara bu kaynakları ulaştırarak, onlara sizin anladıklarınızı veya ilginizi çeken şeyleri değil bütün menüyü sunabilirsiniz. Bu açıdan, bana soru sorulduğu zaman, cevabını bilsem de kitap veya başka bir dokuman önerme alışkanlığıma hep sahip çıktım. Sürekli hazır lokmaları almaya alışmış insanlar olan kişiler, bunu bir ehliyetsizlik veya tembellik işareti olarak algıladılar ama onlar için sadece üzülüyorum.

Okumak, özgürleşmektir. Bu, hiç bir değeri tanımamak anlamına gelmez. Okumayı ve araştırmayı önemseyen kişiler, her zaman öğrenirler. Soruları anlamlı ve geliştirici olur. İnsanlara kitaplar önermek, sizi rahata alıştırmaz. Okuyan kişiler veya öğrenciler, yeni sorularla size geri dönerler. Sadece okumak da demiyorum. Zihinlerinde net vizyonlarla seminerlere giden, sesli kitaplar, radyo tiyatroları veya nitelikli filmler seyreden kişilerin de çabalarını küçümsemiyorum. Bütün bunların da kişilere çok şey kazandırdığını düşünüyorum.

Sanırım ben okumayı her zaman çok seveceğim.
-----------
www.savassenel.com
-----------
Konuyla ilgili film-kitap önerileri yapmak-almak ve yorumlarınız için:
savassenel@yahoo.com

Friday, December 08, 2006

İNSANLAR ŞAŞIRTICI VARLIKLARDIR; HAZIRLIKLI OLUN





Saygılar

Savaş ŞENEL

www.savassenel.com

Labels: , , ,

Wednesday, November 22, 2006

PAZARLAMADA YIKICI TEKNİKLER


Bugünlerde bize bir ürün tanıtımı için gelen dostlarımız oldu. Aile fertleri bu ürünü beğendikleri için ürünü bize tanıtan arkadaşımızdan almaya karar verdik. Bununla birlikte bunun için bazı hedefler koyduk ve bu ürünü hedeflerimize ulaştığımızda edinmek üzere kendimiz için bir ödül olarak biçtik.

Daha sonra ürün tanıtımı konusunu takip eden bir arkadaşımız nezaket gösterip evimizi aramış ve bu telefon sohbeti sırasında bizim hali hazırda alışveriş yaptığımız bir başka kurumla ilgili olumsuz bir yorumda bulunmuş. Artık pazarın tıkandığını, ilk gelenlerin bu alışverişten kazandığını ama sonradan gelenlerin çok kazanmadığını belirtmiş. (Aslında bu arkadaşın içinde bulunduğu organizasyon, pozitif hareket eden ve olması gerekeni bizzat gösteren değerli bir organizasyondur.) Elbette bu popüler optimist arkadaşa yorumunun cevabı nezaketle verilmiş. Fakat bir yandan da ortaya benim bloğum için güzel bir yazı konusu da çıkıvermiş!

Öncelikle “bir sektörde ilk olan kazanır” ifadesi ne yazık ki her zaman doğru değildir. İlk olmakla birlikte sebat etmek gerekir. Oturmamış bir sistemin ve pazarın ödülü de vardır bedeli de. İlk olmak, ne yazık ki sadece bir imtiyaz değil aynı zamanda sınavdır da. Halbûki sonradan gelenler hazır bir sisteme katılırlar. Birçok sorun çözülmüş, pazara ilk girenlerin yaşadığı pek çok aksaklık da giderilmiştir olur. "Bu sektörde ilk girenler kazandı" söylemi sözgelimi 2 yıl sonra size de döner. Çünkü bu süre zarfı sonunda gelenler artık ilk olmayacaklardır ve size de aynı şeyi söylerler.

İkincisi Türkiye gibi her yıl 1 milyon insanın 18 yaşına girdiği bir ülkede hiçbir konuda pazarın tıkanacağını sanmıyorum. Bir şirket başarısız olduysa pazar değil şirketin kendisi, öngörüsüzlük, programsızlık, nasipsizlik vs. gibi sebeplerden tıkanır. Bir şirket için açık olan bir pazar nasıl oluyor da kaliteli ürünler dağıtan başka bir şirket için kapanıyor?


Üçüncüsü dağıtım ağları kolayca tıkanmaz. Dağıtım ağı demek “her ürünün dağıtılabilmesi” demektir. Bir dağıtım ağında dürüstçe çalışılıyorsa, ürünün biri sevilmez veya pazara uymazsa bile onu kaldırır ve diğerini dolaşıma sunabilirsiniz. Bir ürün kaliteli olduğu halde de sevilmeyebilir, tutulmayabilir. Bu dağıtım ağına zarar vermez.


Dördüncüsü kullanıcılarına ve girişimcilerine para dışında artı değerler kazandıran bir organizasyonla yarışmanın yolu aynı yöntemleri takip etmektir. Bu da yüzlerce kitap ve seminer anlamına gelir. Genel olarak eğitime önem veren bir organizasyonun aynı hasasiyeti pazarlama konusunda da göstermesi gerekir.

Beşincisi başkalarının işleri hakkında (doğru söylüyor olsanız bile) olumsuz mesajlar vererek kendi işimizi büyütmek hayalden öteye gitmez. Hele hele siz de dışardan benzer görünen türden bir iş yapıyorsanız, verdiğiniz bütün olumsuz mesajlar size dönebilir. Zaten öyle de oluyor.

Bana göre "herhangi" bir değeri insanlara sunan "herhangi" bir kişinin yapması gereken, kendi alternatifini sunmasıdır. Sunduğunuzun değerin ışıltısı yeterince dikkat çekiciyse, çok söze gerek kalmaz. Sadece para değil aynı zamanda refah kazanmanın yolu budur.

Net hedeflere ve medenî cesarete sahip olan ve azimli her çalışkan insan pazarlamacı olabilir.

Ama "Elmas" olmak başka bir şeydir. Sadece istemek yetmez, dönüşmek de gerekir.

Elmas olun!

-----------
Bu konuda kitap önerim: Satış Nasıl Öldürülür: http://kitap.antoloji.com/kitap.asp?kitap=237694
Bu konuda film önerim: "Kapıdan Kapıya"; http://www.imdb.com/title/tt0274468/
-----------

www.suskunadam.blogspot.com

-----------
Konuyla ilgili film-kitap önerileri yapmak-almak ve yorumlarınız için:
savassenel@yahoo.com
MSN: savassenel@hotmail.com

Saturday, October 28, 2006

İNGİLİZCE ÖĞRETMENLİĞİMİN İLK YILLARINDAN ANILAR


Üniversite yıllarımda İngilizce öğretimi yapan bir dersaneye hâsbelkader başvurmuştum. Sağolsunlar beni işe aldılar. İlk toplantımızda müdürümüz geldi ve bir açılış konuşması yaptı. İlk söylediği cümle şu oldu: “Siz sınıfta tanrısınız. Öğrencileriniz sizi o kadar önemli görmeliler.” Şu anda dersanenin durumu içler acısı. Öğretmenleri totem haline getirmişlerdi ama öğrenim işinde öğrencilerin payını unutmuşlardı. Bu olay bana bir fıkrayı hatırlatır: Oflu Hocaya sorarlar: “Nitche Tanrı öldü diyor hocam, buna ne diyorsunuz? Hoca şöyle cevap vermiş: “Ne deyim evlat Allah rahmet etsin” Titanik’i yapan mühendis de “bu gemiyi Tanrı bile batıramaz” demişti. Sonrasını biliyorsunuz. Ders: Branşınız ne olursa olsun, Tanrıyla yarışmayacaksınız!

Müdürümüzden sonra sözü alan tecrübeli öğretmenlerden biri de ders kitabının kasetleri göstererek, “bunları kullanmayın, zaman harcamayın” demişti. Hâlbuki o kasetlerde basitten zora doğru giden çok güzel bir hikâye vardı. Ne yazık ki o zamanki deneyimsiz hâlimizle bu kasetleri ne sınıfta kullandık ne de öğrencilere önerdik. Aslında öğrenciler o kasetleri dinleyerek İngilizceyle dost olabilirlerdi. Herhalde dersanenin zor durumda olmasının sebeplerinden biri de bu olsa gerek: Öğrencilerin ders dışında da öğrenmelerine imkân tanımamak.

“Sınıfın Tanrısı-Totemi” olmak gibi gereksiz bir tasvir, geri kalmış bir düşünceyi anlatıyor: “Öğrencinin her şeyisiniz. Siz yokken öğrenemez, siz yokken gelişemez, buna izin vermeyin. Her şey sizin kontrolünüzde olsun. Siz yokken film seyretmesin, telaffuzu gelişmesin, okumasın, sınıftan daha ileriye gitmesin. Onlara sizden daha iyi İngilizce konuşlan birinin ne kasetini dinletin ne filmini seyrettirin” gibi şeyler anlıyorum.

Elbette öğrencilerin öğretmene saygılı olması gerekir. Ama öğretmenler de insandır, her şeyi bilemezler ve öğrenciye her şeyi veremezler. Öğretmenlerin de ve kurumların da öğrencilerin öğrenme hakkına saygılı olması gerekir. “Bu kadar takıntı yapılacak bir konu mu?” diye düşünebilirsiniz. Ama bu konu göz ardı edildiği için her yerde o kadar çok emek, para ve zaman harcanıyor ki!

Bir Arapça kursunu ziyaret etmiştim. Bir sürü kaset gördüm. “Bu kasetleri neden kullanmıyorsunuz?” diye sordum. Cevap çok basitti: “Aklımıza gelmedi. Sonra onlar da dolapta sıcaktan bozulmuş” Hâlbuki kursiyerler genel olarak ev kadınları ve genç bayanlardı. Mutfakta, yolda, ev işleri yaparken bu kasetleri dinleyebilirlerdi. Ne yazık ki bu şansları olmamıştı. Onlar Arapça’yı sadece hocalarından öğrenmek zorundaydılar. Bu onların kaderiydi.

Sadece yabancı dil öğrenimiyle ilgili değil, hayaller ve hedeflerle, zaman yönetimi vs. gibi konularda da öğrencilerin kaynaklara ihtiyacı vardır. Yabancı dil kurslarında bu konulara yönelik Türkçe kitaplar da olmalıdır. Öğrenci İngilizce öğrenirken Türkçe okuyup-motive olamaz mı? “Burada sadece İngilizce vardır” diye hava atmaya gerek yok. Maçta şınav çeken bir basketbolcu gördünüz mü? Ama basketbolcular antremanda şınav çekerler. Neden acaba? Çünkü bu çalışma sporcuların maçlarda gerek duydukları birçok beceriyi besler.

Sonuç olarak öğrencilerin ders dışında da öğrenme özgürlükleri vardır ve bu özgürlük engellenemez diyorum. Öğretmenlerin yabancı bir dilin gramerini yine o yabancı dilde anlatmak, ders dışı araç ve gereçleri rakip olarak görmek gibi takıntılardan kurtulmaları gerekiyor diye düşünüyorum. Bilmem siz ne dersiniz?
-----------

www.suskunadam.blogspot.com

-----------
Konuyla ilgili film-kitap önerileri yapmak-almak ve yorumlarınız için:
savassenel@yahoo.com
MSN: savassenel@hotmail.com

Thursday, October 26, 2006

OKUNAN HER ŞEY ŞİİR MİDİR? ŞİİR GÖZ YAŞARTICI BOMBA MIDIR?


Şimdilerde düz metinleri acıklı bir müzik eşliğinde okumak ve hüngür hüngür ağlamak moda oldu. Bir de bunları şiir diye okumuyorlar mı insan iyice dağıtıyor!

Ben ne ağlamaya ne de şiir okurken ağlamaya karşıyım. “Erkekler de ağlar” diyenlerdenim! Ama dinlerken veya okurken beni ağlatan şeyin bir asaleti olmalı. Sezai Karakoç’un Leyla ile Mecnun adlı şiirini, İsmet Özel’in “Bir Gece Vakti Bir Dostu uyandırmak” adlı şiirini veya Nurullah Gencin “Yağmur” adlı Na’tını dinlerken veya okurken gözlerim dolar. Attila İlhan’ın “Üçüncü Şahsın Şiiri” veya Aragon’un “Mutlu Aşk Yoktur” adlı şiiri ve buna benzer pek çok şiir de beni hüzünlendirir. Bu şiirleri okurken veya dinlerken yüreğinizi ve zihninizi dolduran çağrışımlar sizi iki büklüm eder. Şiirden (fazla olması gerekmez) birazcık anlıyorsanız, Allah’ın şairlere neler lütfettiğini görürsünüz.

Nurullah Genç’in “Aşk Ölümcül Bir Rüyadır” adlı şiir albümünü kendi sesinden belki yüz kez dinledim. Gülnâre adlı şiirinde yer alan “Hangi nehre baksam akıyorsun derinden” ifadesi şaire büyük bir lütuftur. Bence Tanrının şaire ilham zarfıyla gelen bir hediyesidir.

Nazım Hikmet’in bazı şiirlerini Anadolu tabiriyle yüreğiniz çatlamadan, kahırsız dinleyemezsiniz. Necip Fazıl’ın şiirlerini dinlemek ayrı bir heyecandır. Mehmet Akif’in duyarlığını ve ustalığını ben takdir etmekten acizim.

Büyük ustaların şiirleri her zaman anlaşılmayabilir ve popüler olmayabilirler. Ustaların şiirleri biraz şiirle ilgilenen insanların ilgi alanına girer. Bunu anlayabilirim. Ama “sabah kalktım, seni düşündüm anne” deyip de ağlamanın da bir anlamı yoktur. Anneden bahseden bir şiirin bence hakikaten sağlam bir şiir olması gerekir. Böyle bir konuyu arabesk tarzda ele alıp çar-çur etmemelisiniz. Hele insanların duyarlı olduğu kavramları birkaç satırla malzeme yapıp kolaya kaçmak bana çok komik geliyor. Her insanın annesiyle ilgili hüzünlü anıları vardır ve bunları hatırladığında gözleri dolabilir veya ağlayabilir. Bunu kullanıp prim yapmak çok ucuz bir yoldur.

Hele içerik olarak saçma-sapan şeylerin böyle ciddî bir ses tonuyla okunması da ayrı bir vehâmet. Kötü bir metni veya kötü yazılmış cümleleri güzel okumaya çalışarak onu şiire dönüştürmek mümkün değildir. Şiir, kağıt üzerinde doğar, seslendirirken doğmaz. Seslendirirken şiir yazmak için halk ozanı olmak gerekir.

Hele bir konuda ünlü olduktan sonra şiir okuyorum diye bir şeyler okuyan insanlara da ayrı bir “alerjim” var. Güzel insan, anladık bir alanda başarılısın, çok da güzel. Ama şiire el atma be kardeşim. Durum raporlarını şiir diye okuma be cancağızım. Bana “bugün çok yalnızım” deme. Bu beni etkilemez. Ama Attila İlhan’ın dediği gibi “Kesik bir kol kadar yalnızım” veya Sezai karakoç’un dediği gibi “Sigara külü kadar yalnızlık” de. Şiirin dili budur.

İşin bir yanı da insanlara verilen sefalet duygusudur. Şiir adına okunan şeyler, insanlara harekete geçip bir şeyler yapma arzusu vermiyor. Bu okunan şeyler, durmadan ağlayan, keder ve melankoli tutkunu insanlar ortaya çıkarıyor. Laf aramızda melankoli çok hoş bir duygudur ve bağımlılık yapar.

Bana adam gibi şiir okuyun kardeşim! Dinlerken hep beraber ağlayalım. Ama sonrasında ayağa kalkacak gücümüz ve enerjimiz olsun. Melankoliyi severim. Ama onu ben kontrol etmeliyim, onu şiir yazacak, çalışacak ve umutla yola koyulacak enerjiye dönüştürmeliyim. Yoksa harekete geçmeden sabah akşam ağlamak işime gelmez!

-------------------
Savaş ŞENEL: Vizyonu, Misyonu ve Değerleri
------------------
Sezai Karakoç: “Ağustos Böceği Bir Meşaledir!
Şair, yazar Üstat Sezai Karakoç Hakkında
-----------
Konuyla ilgili film-kitap önerileri yapmak-almak ve yorumlarınız için:
savassenel@hotmail.com
savassenel@savassenel.com


Labels: ,

Tuesday, October 17, 2006

HERKES, BİR ŞEYLER SATAR DİYORUM, BAŞKA BİR ŞEY DEMİYORUM





Saygılar

Savaş ŞENEL

www.savassenel.com

Labels: , ,

BAŞARILI OLMAK ÇOK MU ÖNEMLİ? BEN NE İSTİYORUM? BAZI DOSTLARIM İÇİN YAZDIM


“Başarılı olmak çok mu önemli?” sorusu benim de kafamı çok tırmalamıştır. Evet tırmalamak diyorum, başka şekilde bu duyguyu ifade edemiyorum.

Başarı şöyle tanımlanıyor: “Sizin için önemli olan şeylere ulaşmak” Bu açında bakınca herkesin başarıya ihtiyacı olduğu sonucuna varıyoruz. Çocuklarınız varsa “iyi birer anne ya da baba olmak önemli değil” diyebilir misiniz? Evliyseniz iyi bir eş olmak istemez misiniz?

Başarılı olmayı “mükemmel” olmakla karıştırıp-yerinden kalkmamak için sebep hâline getirmek de bir yöntem. Bu yöntem, çok yaygın ve sıradan bir uygulama. Biz sıra dışı şeyleri konuşalım istiyorum.

Bana kalsa ofisimden dışarı çıkmam ve günlerce yazar okurum. Fakat bunun için de alt yapı gerekiyor. Fakat bu alt yapı için çabalarken, farklı algılanabilirsiniz. Bu durum, bir bayanın cüzdanını yere düşürdüğünü farkına varıp-cüzdanı ona vermek için peşinden gitmeye benzer. Başkaları bu bayanın peşinden gittiğinizi sanabilir. Medenî hâliniz izin veriyorsa, bu bayanın da peşinden gidebilirsiniz. Kime ne? Söylemek istediğim dışardan görünen manzaranın farklı şekillerde anlaşılabileceğidir.

İş dünyasına giren ve entelektüel düşünce yapısına sahip insanların çektiği sıkıntı burada başlıyor. Siz istediğiniz kadar parasının kendisini değil sağladığı seçenekleri anlatın, siz bazı dostlarınız için para kazanmak amacıyla çalışan bir insansınız. Bu sözü çok duyarsınız. Size yakışan yazmak, çizmektir. İş dünyasına girerseniz yakışık almaz. Hâlbuki ne almak istediğiniz CD’ler ne de kitaplar bedava verilmez. Meselâ merak ettiğim ülkeler var ve uçak fiyatları bayağı masraflı. Ben paranın kendisi için çalışan birini görmedim ama onlar görmüş demek ki!

Sanırım bizim gibi insanlar biraz alınganlık yapıyor. Herkese durup-derdimizi anlatmaya çalışıyoruz. Bize idealizmi yakıştıran dostlarımız kendilerine her şeyi yakıştırıyor. Bize yakıştırdıkları şey, sadece yazıp-çizmek ve konuşmak. Hâlbuki yazıp çizmek de masraflıdır. Değil mi ama? Yaşayacak, okuyacak, dinleyeceksin ki yazasın-anlatasın!

Benim bazı canım dostlarım! Artık size bir şey anlatmıyorum. Bundan yoruldum. Almak istediğim CD’ler, gitmek istediğim ülkeler ve okumak istediğim kitaplar var. Çince özel dersler almak, sevdiklerimin yeteneklerini keşfedip onlara ödenek ayırmak istiyorum. Güzel ülkemin ve dünyanın değişik yerlerinden dostlarım var Onları evime davet etmek istiyorum. Bunlar için çalışmayayım mı? Programımı yaptım. Görmek istediğim ülkeler, ziyaret etmek istediğim insanlar var. Bunlar da epeyi masraflı işler. Çalışmak lâzım değil mi ama?


Bir dostum bana demişti ki “hangisi daha önemli maddî güç mü? Dostluklar mı?” Ben şöyle cevap verdim: “Hangisinin azlığı hayallerini “öldürüyorsa” ve sosyal işlevlerini azaltıyorsa, o önemlidir. Elbette bu biri için çalışırken diğerini ihmal etmen gerektiği anlamına gelmez.”

Elbette işlerim var ama hayallerim daha fazlasını gerektiriyor. Burada konu yoksulluk veya fakirlik değil. Bu açıklama gereksiz ama bazı insanlar yazılanı değil bildiklerini okuyup- anlarlar diye bu açıklamayı yapma gereği duydum!

Dostlarım, bir canavarı uyandırdınız! Haberiniz olsun!
-----------

www.suskunadam.blogspot.com

-----------
Konuyla ilgili film-kitap önerileri yapmak-almak ve yorumlarınız için:
savassenel@yahoo.com
MSN: savassenel@hotmail.com

BİR MERHABANIN GETİRDİKLERİ: BASK-İSPANYOL DOSTLARIMIZ





Saygılar

Savaş ŞENEL

www.savassenel.com

Labels: , , , ,

Friday, September 22, 2006

KURNAZ MISINIZ YOKSA AKILLI MI?





Saygılar

Savaş ŞENEL

www.savassenel.com

Labels: , ,

Wednesday, September 13, 2006

SOSYALLEŞMEK MASRAFLIDIR



Bir gün bir yerde bir tanıdığıma pahalı olmayan bir içecek ikram etmiştim. Bana şaşkınlıkla baktı: “Neden bunu ikram ettin, çay ikram etseydin” dedi. Ben de afalladım. Sonradan anladım ki borçlu hissetmiş. Bir gün kendisinin de bana aynı şeyi yapması gerekeceği için rahatsız olmuş. Çünkü sürekli bir şeylerden kısıp-bir şeyler satın alan biriydi. Bu olay bana sosyalleşmek konusunda büyük bir vizyon katmıştı.

“Param ya da maddî olanaklarım olmasa da dostlarım olsun” gibi sözleri duymuşsunuzdur. Çoğu insan da bu sözleri takdir eder. Halbuki gerçekten uzak, romantizmin pençesinde kıvranan sözlerdir bunlar.

Parası olduğu için değil-parayı ret ettiği ve daha çok başkaları için harcayan insanları yanlış anlamayalım. Onların seçimi mütevazı bir hayattır. Geleni başkalarına paylaştırmaktır. Parayı kendileri için harcamazlar, ama parasız değillerdir. Para kaynaklarını yine kullanırlar fakat başkaları için kullanırlar. Mütevazı bir hayat yaşamakla-paranın getirdiği seçenekleri inkar etmek farklı şeylerdir.

Burada vurgulamak istediğim esas konu, sosyalleşmenin de bir takım harcamaları beraberinde getirdiği gerçeğidir. Sözgelimi bir dostunuz size bir kitap hediye etti. Sizin de ona bir hediye vermeniz gerekmez mi? Onun size verdiği kitabı satarak mı ona hediye alacaksınız? Ya da bir dostunuzun yardıma ihtiyacı oldu ve işinizi birkaç gün terk ettiniz. Mesai kaybında doğan ciro ya da ücret kaybını karşılayacak gücünüz yoksa bunu yapabilir misiniz? Yapsanız da bir kere ve bir kişi için yapabilirsiniz. Böyle bir şeyi birçok kere yapmanız mümkün değildir.

Çevrenizdeki insanların zaman zaman maddî yardıma ihtiyaçları olduğunu varsayalım. Bu tür konularda size gelmemelerini size sadece sohbet için gelmelerini mi söyleyeceksiniz?

Gecenin bir yarısı bir arkadaşınız sizi aradı ve gözyaşları içinde bir sorunu olduğunu söyledi. Onun yanına gitmeniz gerekti. Taksiye ücret olarak gazoz kapağı mı vereceksiniz ya da arabanıza benzin alırken insanlık namına bedava benzin mi talep edeceksiniz?

Bir de işin zaman boyutu var. İnsanlar ilgi ve yakınlık isterler. Sosyalleşelim diyoruz. İnsanlara değer verdiğimizi gösterecek kadar onlarla nitelikli zaman geçirmeden nasıl sosyalleşeceksiniz? Bu sizce mümkün mü? Bu zamanı nasıl vereceksiniz? Fazla mesai yapayım da ek ücret alayım diyen biri bunu nasıl yapabilir?

Ailenizin ve özellikle çocuklarınızın güvenle yaşayabileceği yerlerde-sitelerdeki ev kiralarını hiç araştırdınız mı? Çocuğunuzun nerede sosyalleşmesini isterdiniz? Güvenli olmayan bir yerde mi, yoksa kaliteli insanların yaşadığı bir çevrede mi? “Kaliteyle, ev kiraları arasında ne ilgi var?” diyorsanız, size tebessüm eder ve araştırın derim, başka şey demem.

Herkes sosyalleşebilir. Burada sorun nasıl bir çevre istediğinizdir. Para size çevre satın almaz, ama doğum günü hediyeleri satın alır, kitaplar satın alır. Kocaman bir otobüs tutup akrabalarınızı ya da akrabanız olan çocukları şehir turuna çıkarmanızı sağlayabilir. Parayla burs verip-insanları sevindirebilirsiniz. Öğrencilere daha iyi eğitim imkânları sunabilirsiniz.

İkram ettiğiniz çayın hesabını yaparak, ay sonunu zar zor getirdiğiniz bir bütçeyle kaliteli anlamda sosyalleşmek zordur. Kendimizi kandırmayalım derim. Elbette parasız da sosyalleşirsiniz, ama etrafınıza sizin gibi parasal sorunları olan ve bu yüzden ürkek davranan, çay siparişi vermeden önce etrafına endişeyle bakan insanlar olur. Sosyal olursunuz belki, ama çevrenizdeki insanlar sizden borç istemesinler ya da size karşılık vermek zorunda bırakacak masraflı bir jest yapmasınlar diye içinizden dua edersiniz.


Yoksa herkes sosyalleşebilir fakat nerede, nasıl ve ne kalitede bunu tartışmak gerekir düye düşünüyorum.

-----------

www.suskunadam.blogspot.com

-----------
savassenel@yahoo.com
MSN: savassenel@hotmail.com

Saturday, June 03, 2006

KATLI PAZARLAMA-NETWORK MARKETİNG ÜZERİNE (127)


Son zamanlarda yükselen bir trend olan katlı pazarlama, toptancı ve perakendeci sınıfının yerine tüketiciyi koymayı amaçlayan bir sistemdir. Burada klasik ticaretin risklerinden korunan girişimciler, ürünleri tüketerek ve tavsiye ederek sıcak gelire ulaşabiliyorlar. Aynı zamanda da dağıtım ağlarını genişleterek kalıcı gelirlere ve kendilerine ayırabilecekleri daha çok zamana sahip olabiliyorlar. Konuyu, ürün satmak şeklinde algılayan girişimciler de var. Bu girişimciler, kalıcı gelirler yerine klasik satış mantığını da öne çıkarabiliyorlar. Her ikisi de devlet tarafından vergilendirilen yasal kazançlardır.

Bununla birlikte katlı pazarlamanın kendisine has bazı özellikleri bulunmaktadır. Bu tür tavsiye ticaretinde, herkes, herkesin muhatabıdır. Bu açıdan önce tanıdıklardan başlayan sonra da daha geniş çevrelere yayılan bir “tavsiye çalışması” başlar. "Tavsiye" temeline kurulmuş olan bu sistemde çalışmanın bazı incelikleri vardır. Bu incelikler, öncelikle insan ilişkilerinin gelişmesiyle ilgilidir. Sadece satış değilde, kalıcı te'lif gelirleri elde etmek isteyen girişimcilerin zamanla liderlik vasfi da kazanmayı hedeflemeleri de iyi olur. Burada da girişimcilerin sadece tavsiye ettikleri ürünlerde değil, aynı zamanda insan ilişkilerinde de zamanla donanmaları ve yetişmeleri gerekir.

Katlı pazarlama şirketlerinin önemli bir kısmında ürün eğitimleri verilmekle birlikte, insan ilişkilerini, hoş görüyü ve iletişim nezaketini geliştiren eğitimler de verilmelidir. Para ya da diğer fırsatları kendisine sunabilecek bu iş fırsatını paylaşmak üzere yola koyulan insanlar, kendilerini bekleyen bir çok deneyimden habersiz bir şekilde ve heyecanla işe başlarlar. Başka kişilere yeni bir teklifle gitmektedirler ve bir çok farklı iletişim süreci yaşamaları gerekmektedir. Bu tür deneyimlere hazırlıksız olan bir çok insan, ürünlerini iyi tanımakta ama insanları yeterince tanımamaktadırlar. İnsanları tanımak, onları isimleriyle bilmekten başka bir şeydir. Toplantılarında ürünlerden ve gelirlerden söz edilmekle birlikte, girişimcileri geliştiren kitaplar ya da diğer kaynaklar da önerilmelidir.

Bu durumda da hayal kırıklıkları ortaya çıkabilmektedir. Ürün ve muhtemel gelirlerden haberdar olan, ama insan ilişkileri konusunda yeterince donanmamış bu insanlar, gayet normal olan bazı tepkilere nasıl cevap vereceklerini bilmemekte, hayallerinden ve hedeflerinden kolayca vazgeçmektedirler. Belki de bazen dostlarını da kırmaktadırlar.

Bu açıdan katlı pazarlama-network marketing’e ilgi duyuyorsanız, en doğrusu, ürün eğitimleri yanında kişiye de yatırım yapan sistemleri seçmektir. Bu türlü bir çalışma sisteminde sormanız gereken sorular sadece gelirler ve size sağlanacak fırsatlar hakkında olmamalıdır. Aynı zamanda ürünlerde yüzde yüz tatmin garantisi olup olmadığını, insan ilişkileri üzerine eğitim verilip verilmediğini, bilgi paylaşımının kitaplara ve diğer eğitim araçlarına dayanıp dayanmadığını araştırmalısınız. Organizasyon içinde kitaplar ve diğer eğitim araçlarının sistemli olarak tavsiye edilip edilmediğini önemle sormalısınız. Köklü ve sağlam network marketing organizasyonları ancak bu şekilde yapılandırılabilir.

Network Marketing iş dünyasında da büyük gelirler vardır, ama kendinizi ve diğer insanları daha iyi tanımakla bunlara ulaşabilirsiniz. Yani büyük gelirler ve fırsatlar vardır ama, kendinize yatırım yaparsanız. Başka bir tabirle, bazı sektörler gelecek vadedebilir, daha dürüst ve daha verimli yöntemler önerebilir. Ama hiç bir sektörde, emeksiz yemek yoktur.

Aslında bir meslek grubunun insan ilişkileri açısından ve etik açıdan beslenmesi sadece katlı pazarlama şirketlerine ait bir sorun değildir. Bugün Türkiye’de her meslek grubunda aynı sorun vardır. Ülkemizde, Osmanlı dönemindeki Ahilik kurumun yerini geçecek, ticaret erbabını etik ve manevi olarak ta besleyen güçlü bir yapılanma olduğu da söylenemez.

Umarım yıkmakla değil daha iyisini yapmakla şampiyon olunacağını zaman içinde anlarız.
-----------

www.ssavassenel.com

-----------
Blog güncellemelerinden haberdar olmak ya da yazarla iletişime geçmek istiyorsanız:
MSN: savassenel
@hotmail.com

Labels: ,

Monday, May 08, 2006

DOSTLUKLAR RUTİNE, RUTİNLER DOSTLUĞA DÖNÜŞÜR MÜ? (126)





Saygılar

Savaş ŞENEL

www.savassenel.com

Labels: ,

TEHLİKELİ OLAN NEDİR? (125)





Saygılar

Savaş ŞENEL

www.savassenel.com

Labels: , ,

Sunday, April 30, 2006

LEVENT KIRCA-OYA BAŞAR ÇİFTİ NE YAPMAK İSTİYOR? (123)


Cem Yılmaz’ın tersine, mesaj vererek mizah yaptığını söyleyen Levent Kırca, anladığım kadarıyla “sefalet edebiyatını” çok seviyor. Bir seyirci olarak anladığım kadarıyla mizah işinde büyük bir usta. Açıkçası düzenli olarak televizyon seyreden biri değilim. Bununla birlikte, denk geldikçe ne var ne yok diye mizah programlarına bakıyorum. Fakat anladığım kadarıyla, bazı mizahçıların mesaj vermekten anladıkları, sadece sefalet edebiyatı yapmak. Elbette bütün skeçleri buna dayanmıyor ama bir kaçı bile bence etkili. Bu sefalet edebiyatının insanları rahatlattığını fakat uzun vadede kendilerini aldatmaları konusunda yardımcı olduğunu düşünüyorum.

Sözgelimi memurlara ve işçilere sahip çıkmak adına, hayatı için sürekli başkalarını suçlama ve sorumluluğu onlara yükleme alışkanlığını besleyen espriler yapılmaktadır. Cem Yılmaz, devletten destek gelmedikçe harekete geçmeyen sanatçılara “harekete geçin” mesajını veriyor. Levent Kırca da “devlet harekete geçene kadar sen bekle” mesajını vermektedir.

Cem Yılmaz’a da katılmıyorum. Sanatçılar nahif insanlardır, onlar satıcı değildirler. Bütün sanatçılar, Cem Yılmaz ekolunden gelmiyorlar. Sözgelimi, bir hat sanatçısı bir piyanist ya da bir halk ozanı korunmaya ve desteğe gerek duyabilir. Çünkü onlar gösteri insanı değiller, kendilerini ve sanatlarını “pazarlama” ya da tanıtma becerileri olmayabilir. Fakat Levent Kırca ekolünün, dar gelirli insanları dar bir dünya görüşü içinde kalmaya ikna eden tavrını da hiç benimsemiyorum.

Diploması olan birinin işsiz kalması kötü bir şeydir elbette ama bunun diplomanın sahibiyle de ilgisi vardır. Hakim sistemle alay edilecekse, diplomalıya iş bulmadığı için değil, insanları formatladığı için, iletişim becerilerini “geberttiği” için alay edilmelidir. Okullarımızda iyi birer kitaplık olmadığı, öğretmenleri okuma alışkanlığından yoksun oldukları için hicvedilmelidir. Ama yıllarca işsiz gezdiği halde karın tokluğuna bir işe girip bir alanda odaklanıp uzmanlaşmayan insanla da alay edilmelidir. Sigaraya, kahveye para bulan, ama kendi alanıyla ilgili hiçbir yayına para vermeyen “kurnaz” tiplerle dalga geçilmelidir.

Bütün dünyada maaş oranları belliyken, işsizlik her yerin sorunuyken, iş beğenmeyen, kenarından köşesinden başlayıp kendi işini kurmayanlara da mesaj verilmelidir. İşsizim diye bağırıp-etrafına “borç takarken” simit satmayı gururuna yediremeyenlerle alay edilmelidir.

Levent Kırca, üniversiteyi bitirene kadar bir yabancı dil öğrenmeyi akıllarına getirmeyenlerle neden alay etmiyor? Her şeyi bildiği halde insan ilişkileri üzerine birkaç satır okumayıp, buradan kaybedenlerle neden mesaj vermez?

Bunlar satmaz da ondan. Bunlar arabesk türden ve hüzünlü bir haklılık duygusu vermiyor da ondan. Popüler olmak istiyorsanız, bunu yapamazsınız. Öğretilmiş çaresizlik içinde kıvranmayı seçen bu kadar insana “durun biraz siz de suçlusunuz, evlerinizde televizyonlarınız, uydu antenleriniz var, ama sizi geliştiren kitaplar yok” diyebilir misiniz? Bunu göze alabilir misiniz?

Kameraya diplomasını tutup işsizim diye bağıran “zekailer”, diplomanın gerekli olabileceğini- ki bu da kuşkulu- ama yeterli olmadığını ne zaman anlayacaklar? Levent Kırca seyretmeye devam ederlerse zor. Halbuki kitaplarda, dergilerde bu istatistikler yıllardır yayınlanıyor. Bu sorun hiç de eski değil.

Levent Kırca, ne zaman “benim servetim yılların emeğidir. Kardeşim sen de biraz harekete geç. Yapabilirsin” diyecek? “Benim yazı grubumun koca bir kitaplığı var, seni güldürebilmek için habire okuyorlar, dinliyorlar, seyrediyorlar. Sen de biraz etrafa kulak ver” diyecek mi? “Devlet, ağır yürüyor haklısın. Ama sen ilerle” diye haykıracak mı? İnternette saatlerce amaçsızca dolaşanlara “kardeşim, bir amaç edin ve internette araştır, bak neler çıkacak” diye soracak mı?

Umarım sorar. Heyecanla bekliyorum. Yeter gari! Faraza, kısmen ya da bütünüyle haklı olduklarını varsayalım, gene de sefalet edebiyatından yoruldum!
-----------

www.suskunadam.blogspot.com

-----------


Blog güncellemelerinden haberdar olmak ya da yazarla iletişime geçmek istiyorsanız:

MSN:
konudankonuya@hotmail.com

Friday, April 28, 2006

NE YAPAYIM, İNSANLARA KÜSEYİM Mİ? (121)





Saygılar

Savaş ŞENEL

www.savassenel.com

Labels: , ,

OLUMLU DÜŞÜNMEK/ POZİTİF DÜŞÜNCE, KENDİNİ ALDATMAK MIDIR? (120)





Saygılar

Savaş ŞENEL

www.savassenel.com

Labels:

Thursday, April 27, 2006

MADDİ YA DA MANEVİ ORTAK PROJELERİMİZ OLSA DAHA SIK GÖRÜŞMEZ MİYDİK? (119)


Dostlarım sitem ediyorlar, sık sık görüşemiyoruz diyorlar. Bunun nezaketen söylendiği zamanlar da oluyor, ciddi olarak dile getirildiği zamanlar da. Sonra suçlu hissediyorum. Doğru... bir telefonla da halini hatırını sorabileceğimiz ama ihmal ettiğimiz akrabalarımız-dostlarımız var. Bu konuda kendimi aklayamam. Bununla birlikte bir de aramızda kan bağı olmayan-başka bir bağ da kuramadığımız dostlarımız da var. Onlara da ben sitem ediyorum.

Ne gariptir ki sitemci dostlarımın bazıları sadece maddi gelir değil zaman da kazandıracak olan projelere sıcak bakmayan insanlardır. Sadece para için değil, zaman da kazandıracak olan telif gelirleri için kafa yormazlar. Ama başka bir zaman da “ya seninle hiç görüşemiyoruz, zaman bulamıyoruz” gibi şeyler söylerler. Yaşamak için "zaman sattığımız" sürece- ki bu da günde sekiz-on saat demektir- nasıl görüşeceğiz, doğrusu anlamak güç. O zaman çalışma saatlerim dışında yaptığım ve paradan öte beklentilerim olan yazarlık-kitap tercümeleri gibi çalışmalarıma son vermeliyim ki onu ben yapamam. Bazı dostlarımın benim sadece zengin olmak değil, “varlıklı” olmak istediğimi anlayacağı günü iple çekiyorum.

Bunun dışında insanların birbirleriyle görüşmeleri için paylaştıkları bazı hedeflerin olması gerektiğini düşünüyorum. Bu hedefler maddi de olabilir manevi de. Hayat böyle kurgulanmış. Ortak çalışmaları olan insanlar daha sık görüşüyorlar, çünkü bir sebepleri oluyor. Sözgelimi yaşadığımız çevrede hayırsever bayanlar var ve sık sık bir araya geliyorlar. Çünkü bir amaçları var. Yoksul öğrenciler için kermesler, yardım amaçlı etkinlikler düzenliyorlar. Sevecenlikle hazırladıkları yemekleri ya da göz nuruyla hazırladıkları örgüleri, elbiseleri sergiliyorlar. Heyecanla satıyorlar ve ihtiyacı olan gençlere burs olarak sunuyorlar. Bazı bayanlar da ticaret yapıyorlar. Birbirlerine sevdikleri ürünleri tanıtıyorlar. Aynı çalışmalara destek veren beyler de var. Bir grup erkeğin ya da kadının futbol hakkında konuşması ya da dedikodu yapmaları yerine maddi yada manevi bir hedefe odaklanmaları, bana daha güzel geliyor.

Ortak hedefler ve hayallerin önemi evlilikler için de geçerli. Öğrenciyken yanında tercümanlık yaptığım bir Derviş Amcam vardı. Evlenen gençlere eksiksiz bir ev açılmasına karşıydı. Çünkü evin eksiklerini gidermenin yeni evli çifte heyecan ve enerji vereceğini söylerdi. Bunlar kısa vadeli hedefler. Uzun vadeli anlamda da hedefsiz, paylaşımsız kalan evliliklerin çöküp gittiğini biz de görüyoruz. Çünkü eşler arasında kan bağı yok. Ne yazık ki, sadece aşk ya da sevgi de, her zaman yeterli olmamaktadır.

Elbette hiçbir sebep olmasa bile bir araya gelmemiz gereken insanlar var. Bu insanlar yakın akrabalarımızdır. Fakat kan bağı da yoksa hiç bir maddi ya da manevi ortak proje ya da hedefiniz olmayan insanlarla ne kadar sıklıkla görüşebilir misiniz? Bu görüşmeler size heyecan ya da enerji verir mi?

Bazı dostlarıma ihtiyacı olan insanlar için burs, yardım vs. gibi konularda katılımcı olmalarını tavsiye ediyorum ya da başka saygın insanlar aracılığıyla bu tavsiyemi iletiyorum. Sosyal sorunlarda çözümden yana yerlerini alsınlar istiyorum. Parasal güçleri olmadığını söylüyorlar. Başka zaman onlara maddi gelir sağlayacak bir sürü projeyi de geri çeviriyorlar. Çünkü rahatlık bölgelerinden çıkmak istemiyorlar. Kitaplar tavsiye ediyorsunuz, ilgilerini çekmiyor. Yararlı bulduğunuz bir semineri ya da filmi öneriyorsunuz, gereksiz bulduklarını ifade ediyorlar. Yeterince zamanınız ve sabrınız varsa derbi maçları hakkında ya da hükümetin gidişatı hakkında saatlerce konuşarak sizi "esir" alabiliyorlar. Ben de bunu ilginç buluyorum.

Ben çok mu safım dostlar? Onlar iki satır okumadan, iki kelam dinlemeden saatlerce konuşuyorlar da, ben iki satır yazmak-iki laf etmek için saatlerce okuyorum, saatlerce dinliyorum. Sosyal sorunların çözümünde yer almak için zaman bulamayan insanlar, başka şeylere kolayca zaman bulabiliyorlar.


Neden büyük yada küçük bir hedefi olan insanlar bende hayranlık ve tanışma isteği uyandırıyor? Çünkü “gaye-i hayal olmazsa, ezhan enelere döner” demiş büyük düşünür. Yani hedefleri olmayan insanlar, birbirleriyle uğraşır. Yani belli bir amaç olmadan bir araya gelen insanlar, birbirleriyle uğraşmaya başlarlar. Tabiatta boşluk yoktur. İyi ve net bir amaç yoksa, hemen bu boşluk sağlıksız bir şekilde dolacaktır.

Gaye-i hayal olmazsa, ezhan enelere döner diyen aziz insan, ne iyi demiş, ne güzel demiş değil mi dostlar?
-----------

www.suskunadam.blogspot.com

-----------
Yorumlarınız için:
MSN:
savassenel@hotmail.com

Tuesday, April 25, 2006

SATIŞ SEKTÖRÜNDEN/ İNSANLARDAN BU KADAR KORKMAYA GEREK YOK! (118)





Saygılar

Savaş ŞENEL

www.savassenel.com

Labels: ,

EKMEK, PİLAV, PATATES ÜÇLEMESİ (117)





Saygılar

Savaş ŞENEL

www.savassenel.com

Labels: , ,

Tuesday, April 18, 2006

ANNEMİ ÇOK ÖZLÜYORUM (Sadet Harici Yazılardandır) (116)


Bazen annemi ne kadar özlediğimi fark ediyorum. Uzun bir zaman önce bizi bırakıp gitti. Bizi bırakıp gittiğinde ne çok ağlamıştım tenhalarda. Fakat buralardan giderken huzurlu olması teselli etmişti bizi. Şehirde kaybolmuş, bir başına kalmış bir çocuk gibiydim, ama bir fark vardı: ben bir çocuk gibi ulu orta bağıra bağıra ağlayamıyordum.

Hayatın gittikçe karmaşıklaşan yapısı içinde, annemle kurduğumuz yalın ve hesapsız bağı ne kadar özlüyorum. O, benim annemdi, onun karşısına çıkarken bin bir türlü hesap yapmıyordum, yanında ağlamaktan utanmıyordum. Ne dişlerimin arasındaki maydanoz parçası, ne beden dilimi yanlış kullanmam ne de “ıvır zıvır” şeyler onun gözlerinde gördüğüm şefkati azaltmadı. Hiçbir şeyi aleyhimde kullanmayacağını, beni ayıplamayacağını, kusurlarımı başkalarına anlatmayacağını ve beni hep seveceğini ve beni hep sevdiğini biliyordum. Ben onu bıraksam da o beni bırakmayacaktı. Beni dünyaya getirmeden önce beni sağlıklı görmek sonra da, beni büyütmek için bütün umutlarını seferber etmişti. Yıllarca ilk bebeğini, beni bağrına basmıştı, mutluluğunu benimle paylaşmıştı. Ve belki de çok üzüldüğü zamanlarda yüzü yüzümde ağlamış ve hayata benim kokumla tutunmuştu.

Okuma yazma bilmediğim yaşlarda, beni yanına alır ve bana kitaplarımı okurdu. O dakikalar, ne kadar da güzel anlarmış... Çocuk ruhum, elbette bunu o zamanlar da hissediyordu. Ama şimdi o anlar, bana daha da değerli geliyor. Bir insanın çocuğuyla nasıl ilgilenmesi gerektiğini annemde görmüştüm. Çocuklarının büyümelerine, insan oluşlarına, sevgiyle, sabırla, ilgiyle emek vermesi sıra dışıydı.

Konuşmadan anlaşıyorduk. Yanında nefes alıyordum. Çok üzüldüğüm zamanlarda beni seyredip, bilgelikle teselli edişini, “oğlum sen artık büyüdün, bunları hep yaşayacaksın” deyişini, beni kucaklayışını çok ama çok özlüyorum.

Beni sabırla dinlerdi. Keşke daha çok o anlatsaydı ve ben onu daha çok dinleseydim. Uzun ve bunaltıcı konuşmalarımı sabırla dinlemeyi nasıl da becerirdi! Onun da dertleri vardı. Ama annelik ve liderlik rolü, onun sınırlarını çizmişti. İçinden çok sevindiğini ya da çok üzüldüğünü anlardım. Kadın olmak, güzel ama zordu. Madem ki herkes ona anlatıyordu, hep dinleyecekti. Erkeğinin ve çocuklarının sığındığı liman olacaktı. Duruşu ve tavrı hep bunu anlatırdı.

Zor bir hastalıkla pençeleşiyordu. Pençeleşmek kelimesini özellikle kullanıyorum. Hepimiz en az bir kez yüzerken boğulma tehlikesi geçirmişsizdir. Bir insanın suda değil, herkesin rahatça nefes aldığı bir yerde nefes alamadığını düşünün. Annem bu nefessiz kalma nöbetlerini sabırla beklerdi. Bazı günler onu görmek bana acı verirdi. Basit bir problemi çözemedikleri için ağlayan sızlanan insanları gördüğümde, acaba nefes darlığı çeken bir insanı görmek onları biraz olsun teselli eder mi diye düşünürüm.

Bütün çektiği sıktığı sıkıntılara rağmen hep gülümserdi. Bir gün doktoru “bu hastalık nasıl oluyor da sizi çökertmiyor” diye ona sorduğunda cevabı şu olmuş: “her şeyim var. Çocuklarım, ailem benimle birlikteler, birbirimizi seviyoruz ve birbirimize saygı duyuyoruz. Bu hastalık da Allah’ın takdiri. Umarım hatalarımın kefareti olur.” Doktor neredeyse şaşırmış”. Annem bu olayı bana sonradan anlatmıştı. Bir gün, onun için çok üzüldüğümü görünce, beni teselli etme gereği duymuştu sanırım.

Kadınlara karşı beslediğim saygı ve duyarlığın temelinde anneme duyduğum saygı ve sevgi vardır. Kadınların, çocuklarının ve eşlerinin hayatlarına neler katabileceğini ilk kez canlı olarak annemde görmüştüm. Annemin bilge, zarif ve şefkatli bir kadın oluşu, bende bütün kadınların öyle olduğu ya da olabileceği hissini uyandırmıştır. Onun, görüntüsüne değil ruhuna dikkat çeken duruşu ve tavrı, hep gözümün önündedir.

Annem zarif bir Anadolu kadınıydı. İlkokuldan sonrasını okumamıştı. Bazen kendi kendime soruyorum: acaba diyorum o zarifliğini, derinliğini ve arı zihnini buna mı borçlu? Bazı "doğruları" dikte etmekten başka bir işe yaramayan eğitim sistemi onu da değiştirir miydi? Bilmiyorum.

Annemi çocukça, kalbimin kirlenmiş ve kirlenmemiş her yanıyla ve çok, ama çok özlüyorum. Bütün bildiğim bu..
-----------

www.suskunadam.blogspot.com

-----------
Yorumlarınız için:
MSN:
savassenel@hotmail.com

“SEN ARTIK BÜYÜDÜN OĞLUM, ARTIK BUNLARI HEP YAŞAYACAKSIN” (114)





Saygılar

Savaş ŞENEL

www.savassenel.com

Labels: , ,

ÖĞRENCİLİK HİKAYELERİM/ BELKİ BAZI DERSLER ÇIKAR (Sadet Harici Yazılardandır) (113)


Lisedeyken iyi bir çocuk ama kötü bir öğrenciydim. Ülkemizde danışmanlık-rehberlik sistemi o zamanlar gelişmediği için lisede yanlış bir bölüm seçmiştim. Derslerim çok kötüydü. Elektroniği seviyordum ama ben durmadan okumak, insanlarla konuşmak istiyordum. Konuşmayı seviyordum çünkü o zamanlar dinlemeyi bilmiyordum! Şu sıralar, başka insanları da dinlemek gerektiğini yavaş yavaş öğreniyorum! (Umarım başarırım) Elektronik atölyesindeki çekmecemde her zaman şiir kitapları, dergiler ve buna benzer şeyler olurdu.

Durmadan çeşitli kitaplar ve dergiler okuduğum ve “çaktırmadan” İngilizce çalıştığım için, Yabancı Diller Bölümünü kazanıverdim. Ailem dışında herkes şaşırmıştı. Çünkü elektronikle ilgilenmediğim için derslerimde zayıf olmam beni diğer insanların gözünde bitirmişti! Bana imajım konusunda yardımcı olacak bir menajerim de yoktu!

Üniversiteyi kazanmama en çok sevinen kişi merhum annemdi. Oğlunun “kapasitesiz” olmadığını herkes görmüştü. Annemin özgüveni ve ailesine olan güveni çok yüksekti. Fakat sanıyorum ahbaplarımız, zaman zaman benim hakkımda konuşarak onu üzüyorlardı. Notlarım çok kötüydü ve durmadan bir şeyler okuyordum. Bundan daha anlaşılmaz ne olabilirdi? Hatta bir komşum yerde bulduğum bir kağıdı okuduğumu görmüştü ve her fırsatta (övgüyle) anlatırdı.

Üniversiteyi kazandığımda, anneme, arkadaşlarımla kalmama izin vermezse ertesi yıl İstanbul dışında bir yer yazacağımı söyledim. Bu söylediğim şakaydı ama kadıncağızın neredeyse yüreğine inecekti. “Şantajıma” üzülerek boyun eğdi.

Üniversite hayatı, çok güzeldi. Her gün Beyazıt’taki sahaflara gidip yeni kitaplar almaya başladım. Lisede yaşadığım bazı olayların açtığı yaraları kitaplar iyileştirdi diyebilirim. Kaprisleri yoktu, onları sevdiğinizde, hep yanınızda oluyorlardı.

Bayağı bir okudum üniversite hayatım boyunca. Kitaplar, kendimi ve insanları sevmem, kendimi ve diğer insanları daha iyi anlamamam konusunda bana çok yardımcı oldular. Hiç kimse masum değildi ama bir yandan da hepimizin çocuk bir yanı vardı.

Arkadaşlarımla kalıyordum. O zamana kadar her şeyimi annem, benim için hazırlıyordu. Arkadaşlarımla kalırken, yemek yapmayı öğrendim. Yemek yapmak çok hoşuma gidiyordu. Mutfakta yemek yapmak, karmaşık şeyler düşünmekten yorulmuş ruhumu dinlendiriyordu. Çok üzgün ve dalgın olduğum bir gün, pilava tuz yerine şeker attığımı hatırlıyorum. Her zaman nezaketiyle dikkat çeken bir arkadaşımız “böyle de güzel oluyormuş” deyip pilavı yemeğe devam etti. Herkes, gülümseyerek ona katıldı. İlerleyen yaşımla birlikte onların ne kadar zarif davrandıklarını daha iyi anlıyorum.

Yemek ya da bulaşık yıkama sıram geldiğinde, kütüphaneden ödünç aldığım İngilizce tiyatro, seminer vs. kasetlerini dinliyordum. İngilizce öğrenirken, bu kasetlerin çok yararını gördüm.

Öğrenci evinde annemin değerini daha çok anladım. Burada alıngan insanları idare etmeyi, evi derleyip toplamayı, başkalarına yük olmamayı ve bunlara benzer daha bir şeyi öğrendim. Bazen komşu çocuklarına ders çalıştırırdık. Ders çalıştırmayanlar, çay ya da ona benzer ikramlar hazırlar, sonra hep birlikte uzun sohbetler yapardık.

Karlı kış gecelerinde sobanın başında yaptığım okumaları hatırlıyorum da, ne kadar çok şey kazandırmışlar bana. Başka bölümlerde okuyan arkadaşlarımla yaptığımız sohbetlerden de çok şey öğrenmiştim. Bazı komşular, bizlerden zaman zaman tedirginlik duyarlardı. Çünkü gürültü yapmazdık, kendi dünyamızda kimseyi rahatsız etmeden yaşar giderdik. Genç insanların bu kadar sakin olmaları onlara şaşırtıcı gelirdi. Zaman zaman bizi tanımaları için onları çaya davet ederdik. Sanırım o günlerin bana kattığı şeylerin yansımaları bende sonsuza uzanacak.

Sonra okul bitti ve bu rüya da bitti. Arkadaşlarım hepsi bir yerlere dağıldılar. Kimi doktor, kimi öğretmen, kimi idareci oldular. Bazıları yurt dışındaki Türk okullarında görev aldılar. Onları çok, ama çok özlüyorum. Hepsi de zarif delikanlılardı.

Kim bilir, belki bir yerde yeniden bir araya geliriz. Eminim çok güleceğiz ve bir yandan da çok duygulanacağız.
-----------

www.suskunadam.blogspot.com

-----------
Yorumlarınız için:
MSN:
savassenel@hotmail.com

Wednesday, April 12, 2006

KUŞKULANMAKTA HAKLISINIZ, AMA ARAŞTIRMAMAK KONUSUNDA HAKSIZSINIZ (111)





Saygılar

Savaş ŞENEL

www.savassenel.com

Labels: , ,

ANLAMLI BİR SONUCA ULAŞMAK İÇİN ANLAMSIZ GELEN TEKRARLAR YAPMAK GEREKEBİLİR (110)





Saygılar

Savaş ŞENEL

www.savassenel.com

Labels: ,

Wednesday, April 05, 2006

“BEN SEFİL BİR ELEMANIM” MANTIĞI NASIL BİR ŞEYDİR? (108)





Saygılar

Savaş ŞENEL

www.savassenel.com

Labels: , ,

Monday, April 03, 2006

HEDEFLERLE PAZARLIK YAPILIR MI? (107)


Hedeflerinizle pazarlık yapar mısınız? Bu pazarlıkta ne kadar başarılı olursunuz? Hedefleriyle pazarlık yapan insanlara sık sık rastlıyorum. “İngilizce’yi bir yılda öğrenirsem öğrenirim, yoksa bırakırım” gibi sözler duyuyorum. İnsanlar her konuda hedefleriyle pazarlık yapıyorlar ve yazık ki pazarlık yapmak alışverişte işe yarasa da hedefler konusunda işe yaramıyor.

Bir keresinde sokakta yürüyordum ve arkadaşıyla sohbet eden bir gençten şu ifadeyi duydum: “Bir yıl hazırlık okudum yetmez mi? Artık İngilizce öğrenmek için uğraşamam!” Ne kadar ilginç bir ifade! Bir insan İngilizce’yi ister öğrenir ister öğrenmez kendi sorunudur. İngilizce öğrenmediği zaman kimse yas tutmayacak ya da kimse onu ikna etmeye çalışmayacak. Ne İngiltere başbakanından ne de Amerikan başkanından ona ikna mektupları gelmeyecek. İnsanlar, İngilizce’yi ya da başka bir dili kendileri için öğrendiklerini ya da hedeflerine kendileri için ulaşmaları gerektiğini farkına varmıyorlar.

Ben hayatımı geliştirmek, kendimle ve sevdiğim önemsediğim değerlerle/ insanlarla ilgili hedeflerime ulaşmak için kitap okur ya da yabancı dil öğrenirim. Bunların gerekli olduğuna inanıyorsam, yola koyulmam gerekir. Yabancı bir dili öğrenmem gerekiyorsa ve bunun için sözgelimi üç yıl harcamam gerekiyorsa harcarım. Çünkü hedefe ulaşma sürecim üç yıldır ve ben bu bedeli ödemek zorundayım. Başkasının iki yılda öğrenebilmesini gurur mevzu yapmam. Üç yıl sonra hedeflediğim yabancı dili öğrendiğimde, bir sürü insandan farklı olacağımı bilirim.

Bir öğrencim iki yıl üniversiteye hazırlandığı halde istediği bölümü kazanamadı ve yeniden üniversiteye hazırlanmaktan vazgeçti. Hemen onunla oturup konuştum ve hatırlı insanların da onunla konuşmasını sağladım. Birinci yıl konuyu ciddiye almamıştı. İkinci yıl çok çalışmıştı, ama bu çalışması yetmemişti. Artık üçüncü yılda kazanacağından emindik. Üniversiteyi bitirdiği zaman kimse ona üniversite sınavına kaç kez girdiğini sormayacaktı ama gururu kırılmıştı, kötü hissediyordu. Başkalarıyla yarışmaması gerektiğini, elinden geleni yaptığını belirttik. Başkalarının birinci ya da ikinci yılda üniversite kazanmasının onu küçültmeyeceğini anlattık. Sonra ikna oldu ve yeniden denedi. Şu anda öğretmenlik hayatının yedinci yılında ve işini çok seviyor. Eğer yeniden denemeseydi, hedefiyle pazarlık etseydi ne olacaktı? Dünyanın sonu gelmeyecekti ama çok sevdiği öğretmenlik mesleğini icra edemeyecekti.

Bu açıdan, kendi koyduğu hedeflerle pazarlık edenleri anlayamıyorum. Kiminle pazarlık ediyoruz? Karşımızda indirim yapma ihtimali olan bir satıcı yok ki! Ben iletişim konusunda iyi olmak için, sözgelimi beş yüz seçkin kitabı okumak ya da binlerce insanla iletişime geçmek zorundaysam, bu işin tabiatı buysa, bu konuda nasıl pazarlık yapabilirim? Bu rakamları nasıl azaltabilirim? Bu mümkün mü? Ekmeğin pişmesi için belli bir ısı ve belli bir süreç gerekiyorsa, elden ne gelir?

Süreden ve ısıdan kıstığım zaman, insanlara "pişmemiş ekmek yedirme" tehlikesiyle karşılaşmaz mıyım? Yeterince pişmeksizin büyük makamlara, büyük gelirlere kavuşmak isteyenlerin gittikçe arttığı bir ortamdayız. Bu "acelecilerin" tavırları, sohbetleri ya da ilişkileri, pişmemiş ekmek gibi. Bu insanlar, çevrelerindeki insanlarda “arızalar” meydana getiriyorlar.

Ben pişmek isterim. Bu yolda insanı bekleyen, bazen gözyaşı, bazen düşünce nöbetleri, bazen mutluluk anlarıdır. “Olsun, insanın da pişmişi, olmuşu güzel” derim başka şey demem.
-----------

www.suskunadam.blogspot.com

-----------
Yorumlarınız için:
savassenel@yahoo.com
MSN: savassenel@hotmail.com

Thursday, March 30, 2006

SANATÇILAR VE AĞUSTOS BÖCEKLERİ (106)


Geçenlerde evimizde kahvaltı ederken, balkondan süzülüp gelen güzel bir melodiyle irkildim. Evimiz, Üsküdar’ın sakin ve gürültüsüz sokaklarından birindedir ve farklı bir sesi hemen fark edersiniz. Bu güzel melodinin nerden geldiğini anlamak için balkona çıktım. İki kişiden erkek olanı, akordeon çalıyor, ona eşlik eden bayan da para veren insanlardan para alıyordu. Hemen ben de bir miktar parayı onlara doğru yavaşça attım. Nereli olduklarını sordum. Romanya’dan, hayallerinin peşine düşüp gelmişlerdi. Attila İlhan’ın bir şiirinde okuduğum “kişi durduk yerde terk-i diyar etmez/ Gurbetin kahrını sebepsiz ihtiyar etmez” dizesi aklıma geldi. Bir anlık duygulanmadan sonra içecek bir şeyler ikram etmek üzere eve davet ettim. Benim heyecanımı şaşırtıcı bulmuşlardı. Gülümsediler. Teşekkür edip yollarına devam ettiler. Hikayeleri neydi, neden buradaydılar, öğrenemedim.

Derslerim gereği Bakırköy’e sık giderim ve metroyu kullanırım. Bir gün metro istasyonuna girdiğimde alıştığım müzik yayını yerine canlı bir icradan gelen melodi kulaklarımı doldurdu. Üç genç konser veriyordu. Çok heyecanlı ve içten çalıyorlardı. Hepsi de üniversite öğrencisiydiler ve birisinin bölümü mühendislikti. Onlarla biraz sohbet ettim. Sonra yola evime gitmek üzere metroya bindim.


Başka bir günde “yalancısın, yalancısın sana inanamam” sözleri kulaklarımı doldurdu. Aşık Mahsuni’den politikacılar için yazılmış bir türküydü bu. Bir sonraki metroyu bekledim ve türküyü sonuna kadar dinledim. Bu türküyü söyleyen kişiyle sonradan konuşma fırsatım oldu. O da tek başına gitar eşliğinde türküler ya da şarkılar söylüyordu. Konuşmasında problemler vardı ama şarkı söylerken hiçbir zorluk çekmiyordu. Müzeyyen Senar’ın yaşadığı durumu yaşıyordu. Çok sıcak ve samimi bir insandı.

Taksim metrosunda da müzik icra edenlere rastlıyorum ve çok hoşuma gidiyor. Taksim metrosunu çok kullanmıyorum ama ara sıra gittiğimde orada da biraz nefes alıyorum. Farklı müzisyenler oluyor ve bazen Türk Halk müziği bazen şarkılar dinleyebiliyorum. Bu sanatçılar sayesinde, insanlar, günün koşuşturması içinde biraz olsun soluk alıyorlar.

Yine bankların sırtlarına ünlü şairlerin dizelerinin yazılması da çok hoş. Bu dizeler, bizi günlük endişelerden biraz olsun çıkarıp insan olduğumuzu hatırlatıyorlar. Sevdiğimizi, özlediğimizi ya da buna benzer şeyler hissedebildiğimizi “hissettiriyorlar.” Bir banka bakıp oradaki dizeleri okuyan insanların duruşları ve yüz ifadeleri çok hoşuma gidiyor. İnsanlar, eğer biri oradaki dizeleri okuyorsa , gidip o banka oturmuyorlar. Bu da çok saygılı bir tavır.

İnsanlar geçim telaşında ya da hayallerinin peşinde koşuşturuyorlar. Okuyarak, dinleyerek ya da icra ederek sanatla bir şekilde ilgili olmak da, hayallerinin bir parçası değilse çok üzülürüm. Çünkü hayatı duyumsamaları çok zor olacak ve sohbetleri, hayalleri onlara da sevdiklerine de tat vermeyecek diye korkarım. Ben de girişimciyim ve ekonomik özgürlüğümü kazanmak istiyorum. Ama bir bardak çay eşliğinde sözgelimi Müzeyyen Senar’ı, Salif Keita’yı dinlemek, Attila İlhan’ı, Sezai Karakoç’u ya da Pablo Neruda’yı okumak, Mustafa Kutlu’nun hikayelerini duyumsamak isterim. Neşet Ertaş bana Zahide’sini her zaman anlatsın isterim.

Sanatçılar, Ağustos böcekleridir. Sezai karakoç’un “Ağustos Böceği Bir Meş’aledir” adlı eşsiz şiirinde dediği gibi, Lafonten onlara haksızlık etmiştir. Sanatçılar da, Ağustos böcekleri gibi kavuran yaz sıcağında bize gecenin serinliğini getirirler. Kışın da bizi ısıtırlar, ilham verirler. Bilgisayar ve para sayma makinelerinin tıkırtıları, araba gürültüleri arasında, onların çalışmalarını duymaya, seyretmeye ve görmeye ihtiyacımız var.
-----------

www.suskunadam.blogspot.com

-----------
Yorumlarınız için:
savassenel@yahoo.com
MSN: savassenel@hotmail.com

Sunday, March 26, 2006

İNSANLAR, SADECE PARA İÇİN ÇALIŞIRLAR (MI?) (105)





Saygılar

Savaş ŞENEL

www.savassenel.com

Labels:

Sunday, March 12, 2006

İNSAN, KENDİSİNİ NASIL MOTİVE EDEBİLİR? (104)





Saygılar

Savaş ŞENEL

www.savassenel.com

Labels: ,

Saturday, March 11, 2006

ÖĞRENMEKTE OLDUNUZ YA DA ÖĞRENMEYİ PLANLADIĞINIZ DİLİ SEVMEYE ÇALIŞIYOR MUSUNUZ? (ARANIZDA DUYGUSAL BİR BAĞ VAR MI?) (103)


Eğitimcilik hayatımda ve iş hayatına girdiğim günden beri keşfettiğim bir şey var: İnsanlar, duygusal bağ kurmadıkları hiçbir konuda başarılı olamıyorlar. Bu açıdan ya yaptıkları işle ya da o işten bekledikleri şeylerle aralarında duygusal bir bağ kurmak zorundadırlar.

Buz pateni yapmayı hiç sevmediği halde, yurt dışına çıkabilmek, farklı ülkeler görmek için, artistik buz pateninde çalışıp şampiyon olan sonradan da iş dünyasına adım atan Macar bir iş adamını İstanbul’da dinlemiştim. Bir zamanlar bir demirperde ülkesi olan Macaristan’da, yurt dışına çıkmak, herkes için o kadar da kolay değilmiş. Fakat sporcular bu konuda ister istemez avantajlara sahiplermiş. O da, yabancı ülkelere rahatça seyahat edebilmek için bir sporcu olmayı seçmiş.

Bu örnekteki gibi, yabancı bir dili öğrenirken, onu öğrenmenin size getirdiği avantajlara “aşık” olmalısınız. Bunlar, maddi ya da manevi avantajlar olabilir. Onları düşündüğünüzde içiniz titremeli ve heyecanlanmalısınız. Bu duygusal bağ, size zor zamanlarda destek olacaktır. Öğrenmekte olduğunuz dille ya da hayat şartlarıyla ilgili engellerle karşılaştığınızda, yine bu duygusal bağ, sizin elinizden tutacaktır.

Sadece bir yabancı dili öğrendiğinizde sahip olacağınız avantajlara değil o dilin kendisine de “aşık” olabilirsiniz. Diller, hele anadilimiz, Yaratıcının bize hediyesidir. Bir zamanlar Müslüman bir alim, yerde Fransızca bir metin görür ve onu yerden kaldırır. “Kutsal kitapta yazı ve kalem üzerine yemin var. Bütün diller kutsaldır” der.

Bütün dillerde ayrı bir güzellik vardır. Fransızca’daki o zarafet, Arapça’daki derinlik, İspanyolca’daki o erkeksi coşku, Çince’deki uzun geçmiş, Türkçemiz’in o “çıtır çıtır” güzelliği… Örnekler çoğaltılabilir. Dillerin hepsi, ayrı bir güzellik ve gizem taşır. Neden öğrenmekte olduğumuz bir yabancı dili de sevmeyelim ki? Elbette onu da sevmek mümkündür. Sözgelimi, o dilde filmler seyrederek, karikatürler okuyarak, o dili sevimli bir şekilde ve ustalıkla kullanan insanları dinleyerek, o dille aranızda duygusal bir bağ kurabilirsiniz.

Bu yazdıklarım “mantık küpü” olan insanlara garip gelecektir. “Bir şey bana lazımsa öğrenirim, duyguları karıştırmaya ne gerek var?” diyeceklerdir. Ama insan kalbi ve beyni, şükür ki, böyle bilgisayar gibi çalışmamaktadır. Neden vitamin ağacı yok da meyve ağacı var? Bir düşünün. İnsanların kaçı, elmayı önce vitaminler ya da lif almak için yer? Hele bir çocuğa elmayı yediren “sağlıklı beslenme” bilinci midir yoksa elmanın lezzeti ve görünümü müdür? İnsan, önce duygudur, kalptir.

Yabancı dil öğrenen insanların çoğunda bunu görüyorum. Yabancı dil öğrenmeyi, bir angarya gibi algılıyorlar. Maaşlarında artış ya da başka bazı beklentileri için uğraşmaları gereken bir “problem” olarak görüyorlar. Bu tavır, beni çok rahatsız ediyor. Sonucu siz de tahmin edebilirsiniz. “Sevilmediğini bilen” dil, kendisini onlara açmıyor, teslim etmiyor. Hele dilde mantık aramaları beni “öldürüyor”. Matematik gibi algılamaya çalışmaları, dili sadece mantık kurallarına bağlamaya çalışmaları, bana çok ilginç geliyor. Elbette bir dilin kuralları var, ama diller, mantık örgüsü değildirler. Günlük hayatında yaptıklarının yüzde yetmişini kalbiyle yapan insanlar, dil denilen organik ve insanların içinde büyüyen bir yapının “mantıklı” olmasını bekliyorlar. Sanki kendi anadilimiz mantık kurallarına göre yapılanmış gibi. “Neden Fransızca da sıfatlar çoğul oluyormuş?” “ Çince, neden bu kadar farklıymış?” v.s gibi sorular beni çok ama çok düşündürüyor. Bütün bu soruların, dili bir türlü sevemeyişin, onunla arkadaş olamayışın getirdiği bazı “mırıltılar” olduğunu düşünüyorum.

Öğrendiğiniz dili sevmeye çalışmalısınız. Bir şeyi sevmeye çalışmak size sun’i mi geliyor? Gelmesin. Hiç hayatta bir şeyi sevmeye çalışıp onda sevilmeyi hak eden özellikler aramışlığınız olmadı mı? Sevgi de sonradan gelebilir, emekle beslenebilir. Ben eminim ki her dilin sevilecek, sempati duyulacak yanları vardır. Bu yanları bulamazsanız, dersten derse taşınarak zamanınız, dolayısıyla ömrünüz geçer. İnsan, sevmediği dili gürül gürül bir neşeyle konuşabilir mi? “Evet” derseniz, bu cevabı ne mantık ne de kalp kabul eder.
-----------

www.suskunadam.blogspot.com
-----------
Yorumlarınız için:
savassenel@yahoo.com
MSN:
savassenel@hotmail.com

Wednesday, March 08, 2006

OLUMSUZA ODAKLANMAK, TEKNOLOJİ HASTALIĞI VE BAHANELER HAKKINDADIR (102)


Çalıştığım okulun kitaplığında belki 100 tane film vardı. Bunlar DVd formatında olmayan video kaset formatında kaydedilmiş filmlerdi. Bir öğretmen arkadaşıma bunlardan söz ettim. Onlarla ilgilenmediğini, çünkü bu filmlerin DVD formatında olmadığını söyledi. Ben afallamıştım açıkçası. Çünkü o kadar güzel filmlerdi ki bunlar. Üstelik video kaset formatı da oldukça net ve temiz bir formattı ve okulda da zaten bu filmleri seyretmek için gerekli donanım vardı. Onca güzel filmi DVd olmadıkları için kullanamayacağını söyledi. Aslında sinema filmlerini sevmiyordu ama bahanesi başkaydı.

Ben de ders aralarında, dersim olmayan saatlerde bu filmleri oturup “afiyetle” seyrettim. Yani şimdi onca güzel filmi DVD formatında değiller diye seyretmemek biraz “saflık” olmaz mıydı?

Yine ofisimde CD’ler ve kasetler vardır. Ben kaset de dinlerim. Benim dijital ses aletlerim, CD çalarlarım da, iki tane diz üstü bilgisayarım da de var. Ama kaset diye değerli konuşmaları ya da eski albümleri neden dinlemeyeyim ki? O kasetlerin CD sini her zaman arayamam da, bulamam da? Münir Nurettin Selçuk’un bir kaseti elime geçmiş, ne diyeyim “Üstat, bir CD’ni bulursam dinlerim, kaset dinlersem el alem ne der? “ mi diyeyim?

Aşık olduğunuz ya da çok değer verdiğiniz bir insandan kaset ya da video kaset formatında bir mektup gelse, ne diyeceksiniz? “ben DVD olursa seyrederim” mi diyeceksiniz? Ne kadar komik olurdu değil mi?

Ben bu teknoloji hastalığını anlamıyorum. Elbette benim de DVD, MP3 ses arşivim var. Ama eskicide güzel bir kaset bulursam alırım. Bir keresinde Malezya’da Joho Baru’da bir kitapçıyı geziyordum. Bir sürü kaset gördüm. Başarılı iş adamlarının ve iş kadınlarının konuşmalarını içeren kasetlerdi bunlar. Hemen bütçemin yettiği kadarını pazarlık yaparak aldım. CD’leri yoktu, ne yapayım? “Bunların CD’si yok mu birader?” diye havaya mı gireydim?

Yani bir taş plaktan sanat müziği dinlemenin de keyfi başka değil mi? Metallica’nın konserlerinde transistorlü-dijital yükselteçler (amfilifikatörler) değil eski teknoloji lambalı yükselteçler kullandığını duymuşmuydunuz? Sebebini biliyor musunuz? Ses, daha güzel çıkıyormuş.

Teknolojiyi bahane yapmamakta fayda var. İnsan sinema filmlerini seviyorsa, yüz tane filmi DVD değil diye reddeder mi? Ya da bilgi peşindeyse çok önemli şeylerin anlatıldığı ses kasetlerini göz ardı eder mi? Sözgelimi Bill Gates’in çok özel konuşmalarını ses-kaset formatında bulsanız bunlar dijital değil diye dinlemeyecek misiniz? Uzmanlar ya da İstihbarat örgütleri öyle mi yapıyorlar, bilginin mi yoksa formatın mı peşindeler sizce?

Altı yıldır aynı bilgisayarı kullanıyorum. Bedava versem almayacak insanlar var(!) Aman ne gam! Benim amaçlarıma hizmet ediyorsa bir şeyi on yıl da kullanırım. Çantamda kaset çalar da var, Ipod da. Bilgi hangi formatta gelirse alırım, dinlerim.

Teknoloji benim esirim olsun, daha ne diyeyim?
-----------
www.suskunadam.blogspot.com
-----------
Yorumlarınız için:
savassenel@yahoo.com
MSN: savassenel@hotmail.com

ORMANDAKİ AYI NE ZAMAN SORUNUM OLUR? (101)


Esnaflarla çok diyaloga girerim. Bu insanların şikayetleri işlerin gittikçe azalmasıdır. Zaman zaman dertleşiriz. İnternetten söz açarım. Site açmalarını, evlere servis yapmalarını, internetten araştırma yapmalarını öneririm. İnternetle ilgilenmediklerini, anlamadıklarını v.s söylerler. İnternet onların “olayı” değildir. Fakat, hayatları boyunca internete girmeseler bile artık onun “krallığında” yaşadığımızı anlamak istemezler.

Ormandaki ayıyla ilgilenmeniz gerekmez. Ama ayı şehre indiyse ve sizinle karşı karşıyaysa artık o sizinle ilgilenecektir. Küçük esnafın anlamadığı budur. İnternetle ilgilenmedikleri için internetin de onlarla ilgilenmediğini sanıyorlar. Evet siz ayıyla ilgilenmiyorsunuz ama o, sizinle ilgileniyor. Bu daha önemli. İnternet, sadece reelde çalışan herkesin müşterisini, adayını ya da fırsatlarını alıyor, hem reelde hem internette çalışanlara veriyor.

MSN’le sipariş alan çaycılar da var, internet sitesi olan taksi sürücüleri de. Bu örnekleri veriyorum. Ama insanlar internetin büyük bir dönüşüm sağladığını farkında değiller, onu hala “Atari salonu” sanıyorlar. İnsanlara örnekler veriyorum. Benim tüketici olarak aldatılmaktan yorulduğumu, aracılardan bezdiğimi, internetten, güvendiğim sitelerden alışveriş yaptığımı, indirim aldığımı hatta gelir elde ettiğimi anlatıyorum. Bir dükkana girip, günlük cirosunu benim ihtiyaçlarımın önünde tutan tezgahtarlarla “boğuşmak” istemediğimi dile getiriyorum. Elbette her tezgahtar ya da satıcı böyle değil ama bunu ayırt etmek için verecek zamanım yok. Bu sefer bana kırılıyorlar. Alışverişle değil, yazarak, düşünerek, ailemle zaman geçirmek istediğimi ve bir çok insanın bunu istediğini anlatıyorum. Günde 14 saatlerini dükkanda geçiren ve bunu aile babası olmanın gereği sanan insanlar benim “romantik” isteklerime uzaktan bakıyorlar.

Aynı şeyi öğrencilerimle de yaşıyorum. Onlara bilgi göndermek için e-mail adreslerini soruyorum. Buna gerek olmadığını, onları arayabileceğimi söylüyorlar. Bir gün eşlerini, çocuklarını v.s’yi içine alacak bir dünyadan uzak kalıyorlar ve kontrolü kaybediyorlar. Onlara telefonla ulaşacağımı söylüyorlar. Ne kadar komik! Hoşuma giden bir resmi ya da yazıyı SMS’le mi göndereceğim? Sponsorum kim olacak? Hele bir keresinde iş arayan bir öğrencime, mail adresi olmadığı için gerektiği zaman onu aramak üzere telefon numarasını sordum. Bana üç tane numara vermek istedi. Hangisini aramam gerektiğini sorduğumda “deneyeceksiniz” dedi. Sürekli kullandığı bir numara yokmuş. Ben de numaralarını almadım tabi. Sonsuza kadar iş arayabilir, bence mahzuru yok.(!)

Ben teknoloji “hastası” değilim ama kontrolü elimde tutmak ve çağımı farkında olmak isterim. Eşim ve çocuklarım internet kullanacaklarsa, ne olup bittiğini farkında olmam gerektiğini düşünürüm. İnternette olabilecek “kazalar”, trafikte olacabileceklerden çok daha fazladır.

Elbette belli bir yaşa gelmeden ve kitap okuma alışkanlığı kazanmadan, çocukların ne bilgisayarla ne internetle tanışmalarını istemiyorum. Bu düşüncem belki bazılarınıza garip gelecek ama bu şekilde düşünüyorum. Bir insana okuma alışkanlığı kazandırmadan, bilgiyle tanıştırmadan bilgisayarla ya da internetle tanıştırmak, onu sadece “intendo” oyunlarında uzman yapar kanısındayım.

Ama zamanı gelince, ki bu konuda araştırmalar yapılmalıdır, herkesin kişisel bir web sitesi, e-mail adresi olmalı ve herkes internet kullanma konusunda eğitim almalı diye düşünüyorum.

Garip mi düşünüyorum?
-----------

www.suskunadam.blogspot.com

-----------
Yorumlarınız için:
savassenel@yahoo.com
MSN: savassenel@hotmail.com

VE KARŞISINIZDA YÜZÜNCÜ YAZI (100)


Geldik yüzüncü yazıya. Aslında daha fazla yazı yazdım, ama bazılarını burada yayınlamadım. Bir yerde bekliyor şimdi o yazılar.

Bu blog furyasına katılışım dostum Gökhan Yorgancıgil sayesinde oldu. Eskiden beri tanıdığım ve kendisini tanıdığım için hem mutluluk hem de gurur duyduğum Gökhan, bana bloglardan söz etti. Benim web sitesi açmak istediğimi ama bir türlü yapamadığımı biliyordu. İşte bu blog, “Konudan Konuya” böyle doğdu. Gökhan’la ve onun gibi sıra dışı insanlarla tanışmanın bir yararını daha gördüm. (Onu daha çok tanımak isterseniz, sayfanın solunda yer alan, "düşler ve erdemler" ve "mahkum" isimli linkleri tıklayınız. Bu siteler ona aittir.

Ağustos ayında başlayan blog serüvenim bu güne kadar, sekiz ay boyunca sürdü. Aklıma gelen her konuda yazdım. Sanat, felsefe, insan ilişkileri v.s. ile ilintili düşüncelerimi buraya aktardım. Aslında amacım, yazılarımın hem depolandığı hem de görücüye çıktığı bir sayfa hazırlamaktı. Amacıma ulaştığımı da söyleyebilirim.

Burada ve diğer bloglarda yazmak beni zihnen rahatlattı. Her yerde, her zaman söyleyemediklerimi, burada bir yazar olarak söyledim. Tepkiler aldım. Uzaklardan yakınlardan dostlar edindim. Bir çoğuyla yüz yüze görüşme fırsatım olmadı, ama bu zaten mümkün de değildi. Sözün özü, bu blogta bir eğitimcinin, halkla ilişkiler ve liderlik eğitimi alan ve bu konuda çok okuyan, dinleyen birinin yazılarını bulma şansınız var. Bu yazıları okumak ne kazandırır? İnanın ben de bilmiyorum. Hangi insanın ne zaman nereden ilham alacağını bilmek çok zor. Bu açıdan insan oğlunun yazdığı, ürettiği her hangi bir şeyin inanılmaz açılımları olabileceğine inandığım gibi, kendi yazılarımın da başkalarına ilham verebileceğine yürekten inanıyorum.

Eğitimcilik hayatım, başkalarını yüceltmekle geçti. Öğretmenin başarısı başkalarının başarısına endekslidir. Hayatta size bilerek kötülük yapmayacak “ender” kişilerdendir öğretmenler. Çünkü, öğrencileri başarılı olursa, öğretmenler de başarılı olurlar. Gittiğim ülkelerde eğitimcilik geçmişimi öğrenen herkesten saygı görmemin sebebi bu olsa gerek. Bu açıdan, yazarken de bu amacı, insanlara güç vermek amacını gözettim. Öncelikle tavır üzerinde durdum. İnsanların ileriye doğru gitmelerine sebep olan şeylerin hep zihinden ve kalpten kaynaklandığını düşünürüm. Bir insanı felç etmek istiyorsanız, düşünce dünyasını felç edin. Kitaplardan, yeni fikirlerden uzak tutun, işi bitmiş demektir.

Bilginin de “ürüne” dönüştüğü bir ortamda işe yarar reçetelerin de eskitilip yerine yenilerini piyasaya sürülmesi de kaçınılmaz olur. Yeni sistemler, yeni terimler birbiri ardına piyasaya sürülür. Elbette her şey yerinde durmuyor, ama bu hızlı dönüşümün biraz da yapay olduğunu kabul etmekte yarar var. Bu açıdan yazılarımı “entelektüel bir bilgiçlikten” uzak, yalın bir üslupla yazmaya çalıştım. Yine de size “light” gelebilecek bu yazılardaki mesajların “keskin” olduğunu sizler de fark etmişsinizdir.

Bu arada yazmaya özendirdiğim dostlarım da oldu. Eğitimcilik hayatım boyunca yetenek avcılığı yaptığım söylenebilir. Kendi yeteneklerini “dikkatsiz” öğretmenler sebebiyle geç fark eden biri olarak, başkalarının bu hataya düşmesini istemedim. Orta okul öğrencisiyken edebiyat öğretmenime gidip yazar olmak istediğimi söylediğimde bana bıyık altından gülmüş ve “zor iş çok okumalısın” demişti. Bana sadece bir dakika ayırmıştı ve bir daha da bana ne yaptığımı sormadı. Halbuki bu fırsatı değerlendirip benim hiç değilse bir okur olmam için yardımcı olabilirdi. Bugün ben farklı bir yanını gördüğüm herkese, o özelliği hakkında farkındalık kazandırmaya çalışıyorum. Bu açıdan sizlerin de bir blog açıp yazmanızı isterim. Çünkü sizlerin de anlatacak çok şeyi olduğundan eminim. Bu yazma ya da sevdiğiniz yazıları, resimleri v.s. paylaşma süreci size çok farklı deneyimler kazandırabilir.

Ben yazmaya devam ediyorum. Sizleri de bu maceraya beklerim.
-----------

www.suskunadam.blogspot.com

-----------
Yorumlarınız için:
savassenel@yahoo.com
MSN: savassenel@hotmail.com

Monday, March 06, 2006

FİYAT VE MALİYET KAVRAMLARI ARASINDAKİ FARKI BİLİYOR MUYUZ? (99)


Kendi işimi kurma sürecine geçtiğimden ve daha çok insanla tanışmaya başladığımdan beri, fiyat ve maliyet kavramları arasındaki farktan yeterince haberdar olmadığımızı daha çok anladım. İnsanlar, bir şeyin fiyatıyla onun maliyetinin farklı kavramlar olduğunu bilmedikleri için sıkça yanılıyorlar/ yanıltılıyorlar.

Konuyu açıklamak gerekirse şöyle diyebiliriz: bir şeyin fiyatı ucuz görünebilir, ama onu almak, kullanmak size büyük bir maliyet çıkarabilir ya da tam tersi, fiyatı yüksek görünen bir şeyin de size olan maliyeti düşük olabilir. Hatta kısa ya da uzun vadede kazançlı olabilir. Bu konuda size örnekler vereyim.

Sözgelimi, çok ucuza satılan Tetris oyunlarından bir tane hem de eskiciden satın almıştım. Fiyatı oldukça düşüktü, iki YTL’ydi sanırım. Fakat sonra ben ve ev halkı bu oyuncağı elimizden düşüremez olduk. İnsanlar, işlerini yapmak, yabancı dil çalışmak, okumak, film seyretmek v.s. yerine Tetris oynar olmuştu. Evde bilgisayar da vardı ama bu küçük elektronik cihaz her an el altındaydı ve ulaşılması kolaydı. Anladım ki bu küçük cihazın fiyatı çok düşüktü ama bize olan maliyeti gittikçe artıyordu. Çünkü zamanımızı çalıyordu. Önce biraz dinlenmek için başlayan oyunlar, saatlerce sürmeye başlamıştı. Hemen bu fiyatı küçük, ama maliyeti büyük cihazı kırıp çöpe attım.

Televizyonu da böyle düşünebiliriz. Pek çok dar gelirli aile indirimden televizyon alırlar ve ucuza geldiğini düşünürler. Fakat yabancı dil öğrenmek ya da bir konuda uzmanlaşmak için okumak yerine bu “ucuz” cihazı seyrederler. Ucuza aldıkları bu alet, onlara aslında bir “hayata” mal olur ve bir türlü dar gelirlilikten kurtulamazlar.

Başka bir örnek de alışveriş dünyasından vereyim. Ucuz deterjanlar alınır. Bunlar hesaplıdır, çünkü çevreci değillerdir, alerjiktirler. Mutfak bütçesinde yapılan bu tasarruflar, alerji, kaşıntı v.s. den dolayı doktorlar ve ilaçlara gider, hem de fazlasıyla. Bu tür ürünlerin çevreye verdiği zarar da cabasıdır. Çünkü ve ne yazık ki, bir çok şirket AR-GE çalışmaları dolayısıyla ürünlerinin yeterince sağlıklı olmadıklarını bilseler de, hukuk danışmanları onlara yasalardaki boşlukları kullanmayı öğrettiği için, sağlıksızlığı bunu sorun yapmazlar. Başka bir örnek daha vereyim : Fiyatları yüksek ama tüketici açısından maliyetleri düşük de olsa, genellikle mağazalarda konsantre ürünler satılmaz. Çünkü, konsantre ürün alan müşteriler, daha az sıklıkta alışveriş yapmaya gelirler.

Aynı şekilde size fiyatı yüksek gelen bir şeyin maliyeti de düşük olabilir. Hatta size kazanç da getirebilir. Sözgelimi yabancı dil öğrenmek masraflıdır. Fakat bir ya da iki yabancı dil bilmek size iyi bir gelecek sağlayabilir. Sözgelimi size ayda bin YTL kira getirebilecek bir evi belki on yılda satın alamazsınız ama, iki ya da üç yılda bir dili iyice öğrenip, bu dönem boyunca ve sonunda bin YTL’ik bir gelir artışı yakalayabilirsiniz.

Fiyat ve maliyet arasındaki farkı bildikleri için, girişimciler, bir şeyin sadece fiyatına bakmazlar, maliyetine de bakarlar. Fiyatı düşük bir şeyin aslında çok pahalı olabileceğini ya da fiyatı yüksek görünen bir şeyin maliyetinin az hatta kazançlı olabileceğini bilirler. Bir şeyi fiyatı ucuz diye almazlar ya da bir kazançlı bir fırsatı, fiyatı yüksek diye reddetmezler.

Ne dersiniz “ucuzcu” hayata veda edelim mi?
-----------

www.suskunadam.blogspot.com


-----------
Yorumlarınız için:
savassenel@yahoo.com

MSN: savassenel@hotmail.com

HEDEFLER BELİRLEMEK VE YOL HARİTASI ÇİZMEK BU KADAR ZOR OLMAK ZORUNDA MI? (98)


Hemen hemen konuştuğum her insanda hedeflerle ilgili bir sıkıntı gözlemliyorum. Hedef koymanın ne anlama geldiğini ve her fırsatın/ seçimin bir maliyeti olduğunu bilmiyorlar ya da bunu göz ardı ediyorlar ya da sorumluluktan kaçınıyorlar. Bazı insanlar da hedef koymanın önemini farkındalar, ama bu konuda "antremanlı" değiller.

Bir hedef seçip diğer bazı seçeneklerden vaz geçmeleri gerektiğini biliyorlar ama bu sorumluluğu almak yerine genel-geçer kurallara uyup hayallerinden vazgeçiyorlar. Sonra da belki de ömür boyu hayıflanmayı seçmiş oluyorlar.

Daha önceli yazılarımda da belirttiğim gibi “eylemsizlik” “seçimsizlik” değildir. Eyleme girmemiş olmak da bir seçimdir. Dolayısıyla net seçimler yapmaktan ve riske girmekten kaçıp genel-geçer eğilimlere ayak uydurmak da bir seçimdir. Ve bu seçiminiz de, öz çoğunuz kadar size aittir. Ondan ve sonuçlarından kaçamazsınız.

Seçim yapmak, hedefler koymak ve gereğini yapmak konusundaki zayıflığımız, eğitim sisteminden ve ailelerden kaynaklanıyor. Çocuk, ilk kez dondurma yemeye başladığında bile sadece birkaç çeşit dondurma yiyebileceğini ona öğretmiyor ve ne yemesi gerektiğini biz ona söylüyoruz. Çocuklar neden hangi dondurmayı yiyeceklerini seçemiyorlar? Elbette başta zor olacak, bizden yardım alacaklar ama sonra seçim yapmayı öğrenecekler. Seçim yapmalarını engellediğimizde, özellikle zeki çocuklar, zamanla rahatlık bölgelerine çekiliyor ve seçimlerini ve sorumluluklarını anne-babalarına delege ediyorlar. Seçtikleri bu yol, gerçek potansiyellerine ulaştırmıyor ama bunu ya fark ediyorlar ya fark etmiyorlar.

Büyüyen ve birer yetişkin olan insanlar, seçim yapmayı bilmiyorlar. Bir şeyi seçip gereğini yapmak ve reddedilen diğer seçimler için de artık “ağlamamak”, “ağlasalar” da yollarına devam etmek onlara zor geliyor. Elbette her seçimin bir sancısı olacaktır ve bunu her insan yaşar. Ama benim üzüldüğüm şey, seçim yapmaları gerektiğinde insanların felç olmuş gibi davranmalarıdır.

Pot kırmamak, risk yaşamamak, amca oğlunu, dayı oğlunu v.s. yi güldürmemek için insanların düştüğü komik durumları görüyorum. İnsanların düştüğü duruma amca oğlu gülmüyor ama aklı başında insanlar gülüyorlar. İnsanların bana gülmelerini elbette istemem, ama bu, herkesi de her konuda önemsediğim anlamına gelmemeli. Sağlıklı bir şekilde düşünerek aldığınız kararlar için bırakın bazı insanlar size gülsün. Bazı insanlar zaten her girişime gülüyor. Siz, başarılı ve kaliteli insanları ölçü alın derim.

Bu konuda bol bol okumalı. Başarılı bulduğunuz insanların hayatlarını okuyun öğrenin. “Başarı arkasında iz bırakır” demişler. Bu insanlar, seçimler yapmışlar, seçimlerinin arkasında durmuşlar ve bir daha geriye dönüp bakmamışlardır. Savaşlarda en çok kaçakların vurulduğunu biliyor musunuz? Hem de sırtlarından vurulurlarmış. Seçimlerinizi başkalarına delege etmeyin. Üç gün sonra sizin ne halde olduğunuzu unutacak, bir daha sizinle ilgilenmeyecek olan ve hiçbir konuda başarılı olmamış insanlara danışmayın. Başarısız olduğu bir konuda, başkalarının başarılı olmasını isteyebilecek olgunluktaki insan sayısı çok azdır.

Bir gün metroda yolculuk yaparken Çince çalışıyordum. Birisi bana seslendi. “Bu dil çok zor! Öğrenemezsiniz” Tanımadığım birinin bana verdiği mesaja bakın! Kendisi Çince öğrenememiş ve artık kimsenin de Çince öğrenmesini istemiyor gibiydi. Onu sabırla dinledim, sonra da çalışmama devam ettim. Ona neden zaman ayırayım ki? Ben başarmak istiyorum, bana nasıl başaracağımı anlatın.

Seçimlerini başkalarına delege ederek yaşayanlar, savaşmaktan kaçanlar gibidirler. Sırtlarından değil ama “hayallerinden ve umutlarından” vurulurlar.
----------

www.suskunadam.blogspot.com

-----------
Yorumlarınız için:
savassenel@yahoo.com
MSN:
savassenel@hotmail.com

NASIL OLUYOR DA DEĞİŞİK ÜLKELERE GİDEBİLİYORUM? (97)


Zaman zaman gerek yazılarım gerekse değişik vesilelerle tanıştığım insanlar bana soruyorlar: nasıl oluyor da yabancı ülkelere gidiyorum diye? Bazıları zengin olduğumu düşünüyor. Onlara “siz de gidebilirsiniz diyorum” bana acı acı gülümsüyorlar. “Nerde” diye hayıflanıyorlar.

Bir insanın öncelikleri varsa ve bunları gerçekleştirebilmek için yurt dışına geziler yapmayı erteliyor hatta bundan bütünüyle vazgeçiyorsa, ona saygı duyarım. İnsan, hayatta her istediğini yapamayabilir. Bazılarından vazgeçmek zorunda kalabilir. Anlayışla karşılarım.

Fakat “ben yapamam, bana nasip olmaz, çok para lazım” v.s tarzındaki mesajları “çocukça” buluyorum. Yabancı ülkelere gidebilmek için çok para gerekmiyor, zengin olmanız da gerekmiyor. Ayrıca neden zengin de olmayasınız ki? Her gün bir sürü insan, bunlar her neyse, hayallerine kavuşuyor. Siz neden kavuşmayasınız ki? Size yurt dışına çıkmak, başka ülkeler tanımak v.s. gibi hayallerinize bile kavuşmayacağınızı telkin eden bir çevrede yaşıyorsanız ve bunu seçiyorsanız, bu sizin sorununuzdur. “Bana nasip olmaz, bize zor” v.s. gibi ifadeler biraz da Tanrı adına konuşmaktır. Siz elinizden geleni yapın, isteyin Allah’tan bakalım neler oluyor?

Ben nasıl oluyor da yurt dışına çıkıyorum? Yıllarca yabancı dil çalıştım. İnsan ilişkileri üzerine kitaplar okudum. Yılmadan, kırılmadan insanları tanımaya çalıştım. Yurt dışına çıkmayı, başka ülkelere gitmeyi ve yabancı kültürler tanımak istediğimi yeri geldikçe anlattım. Hayallerimi anlatmaktan utanmadım. Çevremde böyle tanındım, insanlar bana bununla ilgili iş teklifleri yapmaya başladılar.

İnsan kişiliklerini tanımaya çalıştım. Herkesin birlikte zaman geçiremeyeceği sıkı çalışan, lider insanları anlamaya, onların dillerini ve beklentilerini çözmek konusunda uğraş verdim. Tercümanlık, aynı zamanda yol arkadaşlığı ve insan ilişkilerinde ustalaşmak anlamına gelir. Dolayısıyla insanları anlamanız, sabırla dinleyip anlamaya çalışmanız gerekir. Elbette bu öğrenme süreci benim için de bitmiş değil. İnsanlara nasıl yardım edebileceğimi, benden neler bekleyebileceklerini ve neleri beklememeleri gerektiğini açıklıkla anlatırım. Lider tipli ve ne istediğini bilen insanlara ya da genel olarak insanlara kapalı davranmanın gereği yoktur, böyle davranırsanız onları kaybedersiniz. İster kabul ederler ister etmezler. Sonuç ne olursa olsun açıklık, ödüllendiricidir. İş ortağınız olmasalar bile, size yardımcı ve destek olurlar. Birlikte çalışma sürecine girerseniz, iki taraf da rahat eder ve iş ilişkisiyle başlayan ama dostluğa doğru yol alan bir süreç başlar.

Bu arada kendi işimi de kuruyorum. Takım çalışmasına, insanı anlamaya dayanan bir iş bu. Yakın zamanda kendi paramla da yurt dışına çıkacağım, ailece farklı ülkeleri dolaşacağız. Bunları açıklıkla istiyorum. İnsanlardan istemiyorum ki, Allah’tan istiyorum, neden çekineyim? Ama insanlardan da takım çalışmalarına katılımda bulunmalarını, iki tarafın da kazanacağı çalışmalar için yanımda olmalarını isterim. Bundan da hiç sıkılmam. Allah, bize yardımlarını insanlarla da gönderiyor, değil mi?

Sizler de yurt dışına çıkabilirsiniz. Çok ta keyiflidir laf aramızda. Kendi yaşadığınız yere döndüğünüzde, insanlar aynı hayatı yaşamış, ama siz bir sürü yer görmüş olursunuz. Bir yere ait olduğunuzu bilmekle beraber yavaş yavaş bir dünya vatandaşı olduğunuzu hissedersiniz. Yabancı dil öğrenme arzunuz artar, ailenize ve çocuklarınıza bakış tarzınız değişir ve gelişir. Eğer yabancı ülkelere onlarsız gitmişseniz, onları özler ve onlara daha çok değer verirsiniz.

Öğretmenlik günlerimden kalma bir alışkanlıkla size bir ödev vereyim. Bir dünya haritası alın, odanızın duvarına asın ve gitmek istediğiniz yerleri işaretleyin. Sonra bu hedefe ulaşmak için yapmanız gereken şeylerin listesini yapın ve işe koyulun. Kim tutar sizi, Allah’tan istedikten sonra. Takdir O’nun.
-----------

www.suskunadam.blogspot.com

-----------
Yorumlarınız için:
savassenel@yahoo.com
MSN: savassenel@hotmail.com

Friday, March 03, 2006

OLUMLU OLMAYI SEÇİYORUM: SON KARARIMDIR





Saygılar

Savaş ŞENEL

www.savassenel.com

Labels: , , ,

TEK BAŞINA DAHA ÇOK KAZANABİLİR MİYİZ? (93)


İnsanın bütün işlerinde takım çalışması olmayabilir. Bazı işleri hobi olarak ya da dinlenmek için yaparız. Dolayısıyla çok daha fazla kazanmayı amaçlamıyor olabiliriz. Fakat, bütün işlerimizde yalnız olmakla ve sadece kendi kazandığımızla yetinmek dar görüşlülük olur diye düşünüyorum.

İnsanlar, takım çalışmasına ya da başkalarıyla birlikte kazanmaya bazen “kullanılmak” olarak bakıyorlar. Başkalarının da kazanmasına izin vererek gelirlerini arttırmak yerine, başkalarının da kazanmasına izin vermeyerek dar gelirli olarak yaşayıp gidiyorlar.

Bu iki bakış açısı farklı sonuçlar veriyor elbette. Takım çalışmasına ve başkalarıyla birlikte kazanmaya açık insanların maddi-manevi daha varlıklı olduklarını görebiliyorum. Egoları/ gururları ve başka sebeplerden dolayı takım çalışması yapmayı reddeden “İnsan kahrı çekemem”, “başkaları benim sırtımdan kazanmasın” diyen bir sürü insan, günde on saat sadece başkalarına kazandırdıklarını, emekli oldukları zaman ellerine bir şey kalmadığını görmüyorlar.

Hayatta her şeyin bedeli var. Keşke öyle olmasaydı. Ama öyle. Hayatın güzelliği de burada, zira bedavanın tadı olmaz, kıymeti bilinmez. Eğer daha çok kazanmak, yaşımız ilerleyip bizim “emekleme” sürecimiz başlamadan önce ciddi anlamda emekli olmak istiyorsak, takım çalışmalarına açık olmak gerekiyor. Yurt içinde ve yurt dışında bir sürü insanla tanıştım. Başarılı olup da diğer insanlarla ortak çalışma yapmayan, başkalarına kazandırmayan kimseyi görmedim. Sıra dışı yetenekleri olan insanlar için bile durum aynı. Cem Yılmaz’ın DVD’lerinden birini seyrettiyseniz, gösterinin sonunda emeği geçen insanların listesinin ne kadar uzun olduğunu görmüşsünüzdür. Yanlış hatırlamıyorsam, elli kişiden fazlaydı.

Takım çalışması derken aslında her açıdan bakmaya çalışıyorum. Sözgelimi bir televizyon yayınını beğenmediğinizde, aynı şekilde düşünen ve hisseden arkadaşlarınızla birlikte tepki verebilirsiniz. Bir çok insanın aynı tepkiyi vermesi, sizin tek başınıza verdiğiniz tepkiden daha etkili olacaktır. Tepki verme ve ses getirme konusunda da, örgütlenen, takım çalışması yapan insanların daha başarılı olduğunu görüyoruz.

İnsanlar, örgütlenmek istemiyorlar. Şu ya da bu isim altında anılmak hoşlarına gitmiyor. Ama örgütlenen insanların elde ettikleri imkanları da istiyorlar. Klasik tabirle, cennete gitmek istiyorlar ama ölmek istemiyorlar. Halbuki insanlar, bize nasılsa bazı isimler koyacaklar, neden bu isimleri biz seçmeyelim?

Ofisteki arkadaşlarını idare etmek ya da patronlarını daha iyi anlamak için eşini ve çocuklarını anlamak için okuduğundan fazla kitap okuyan insanlar var. Halbuki Takım çalışması ve insan ilişkilerini geliştirerek çok daha fazla gelir, çevre ve sosyal tatmin sağlanabilir. Zaten okumaya, gelişmeye açıksam, neden sadece maddi-manevi üst tavanı “besbelli” olan potansiyel için kendimi yorayım. “Geçimsiz” ofis arkadaşımı kızdırmamak için harcadığım sabır ve potansiyelle, sözgelimi her akşam bir iş adamına kitap tanıtabilir ve hem para hem çevre kazanabilirim. Eğitim sürecimi biraz daha büyüterek hem çalıştığım kurumda seçkin bir takım oyuncusu olabilir hem de kendi işimi kurabilirim.

Takım çalışması ve başkalarına kazandırmakla ilgili aklıma gelenler bunlardı.

-----------
Schenzen, Çin
-----------

www.suskunadam.blogspot.com

-----------
Yorumlarınız için:
savassenel@yahoo.com
MSN: savassenel@hotmail.com

RADYOCULUK GÜNLERİMDEN EDİNDİKLERİM, ÖĞRENDİKLERİM (92)


Dünyanın her yerinde radyolar dinleniyor biliyor musunuz? Televizyon çıktığında insanlar, sinema ve radyonun öleceklerini düşündüler. Fakat bir kararsızlık döneminden sonra televizyonun her şeyin yerini alamayacağı ve de almaması gerektiği anlaşıldı. İnsanlar günlük hayatlarında, televizyon ya da diğer görsel araçların kendilerini terk ettiği yerlerde, ofislerinde, toplu taşıma araçlarında, arabalarında, radyonun ve diğer sesli yayınların iyi birer yol arkadaşı ve dost olduklarını yeniden fark ettiler.

Peki radyocu olmak, radyo programları yapmak nasıl bir şeydir? Bunu biraz anlatmaya çalışayım sizlere.

Radyo programları yapmak çok özel bir şeydir. Ben gündüz programları yapmakla birlikte daha çok gece programlarını tercih ettim. Çünkü iş saatlerim dışında kalan ve uygun olan zamanlar gece saatleriydi. Radyoculuğu hiçbir zaman tek işim olarak görmedim. Daha d